Ne diyordu Dostoyevski? "Hissetmiyor muyum sanıyorsunuz?" Sahi hisler öyle ki yeri geliyor insan içinden çıkmak için delicesine savaş veriyor, etiniz deliniyor sanıyorsunuz. Bu hissi de biliyorsunuzdur. Siz çok mu çıldırdınız? Sanıyorum ki öyle, görüyorum ve tepkisizliğinizi buna yoruyorum. Çok isyankar olduğumu söylüyorsunuz, sizler gibi sindirip, bir köşede onca yaşananı kabul etmemi bekliyorsunuz. Sonrasında alışmamı istiyorsunuz. İyi de ben gümbürdüyorum, nasıl olur da benden metanet beklersiniz. Bakın biliyorum burası bir felaket katmanı, burası yeryüzü işte. Biz yaşıyoruz ve ölüyoruz biz üstünüz hatta kendi içimizde de coğrafyamıza göre ayrı ayrı üstünlüklerimiz var, hayvanlar bizim için yaşam döngüsü içerisinde, o güzelim çiçekler bizim için. Hayvanları yamyam olup birbirimizi yemeyelim diye yiyoruz, çiçeklerin de güzelliğiyle baş edemeyip, gördüğümüz an onları Yok etme eğiliminde bulunuyoruz. Eğer çiçekli bir yolda yürüyorsak, gözlerimiz o çiçekleri görmekle yetinmiyor, burnumuz da koklamakla doymayı bilmiyor. Önce onu koparmak istiyoruz, sonra kokusu çıkana kadar koklamak. Öldürmek bize asla yetmiyor, soldurmak yetmiyor. O çiçeğin olması gereken doğru yerinin en sevdiğimiz kitaplardan birinin arası olduğuna inanıyoruz, oracıkta terkedip, bir başına bırakıyoruz onu. Bir gün olur da o kitap açıldığı vakit , o çiçeğe ulaşıyoruz ve elimizde dağılıp, paramparça olana kadar seviyoruz. Ve elimizde kurumuş çiçeğin dağıldığı an ise ufacık, anlık bir hüzün doluyor içimize. İşte biz insanlar kendimiz haricindeki canlıları böylesine seviyor, onların Yok oluşuna yasımızı böyle tutuyoruz. Anlıyorum ki biz ucuzların bu hayattaki var olma sebebi bir üstünlük savaşı. Hayatımızın her noktasında bunun savaşı bize ağır gelmiyor, gelmez, diğer canlıların ne haddine, bizim kendi