İçinde yaşadığımız çağ, insanın tamahkârlığını kamçılıyor. Üstelik ‘sosyal
Darwinizm’in artık ruhlara işlemiş ilkeleri gereğince, kişi ancak başkalarından
güçlü olmak suretiyle ayakta kalabileceğine inanıyor. Böylece insan, kendi
durumunun iyiliğine, başkalarını göz ucuyla süzdükten sonra kanaat ediyor.
Bir keşiş, yedi yüzyıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda. "Güzel insan" demiş ona, "neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun? " Hayat çok kısa," diye cevap vermiş bilge, "yerleşmeye değmez. "
Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür!" diyebilenler, eve mutlu dönüyor.
Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, "İspat et!" dediler.
Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve "Eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız?" diye sordu.
Köylüler, "Elhak, inanırız!" dediler.
Adam duvara döndü ve elini uzatarak, "Konuş ey duvar.." Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle dedi:
"Bu adam peygamber değildir. Sizi kandırıyor.
Peygamber değildir."