Kendi kendisinin en acımasız engizisyon yargıcı olarak, en acımasız vicdan sorularını bütün inançlarına tek tek yöneltir ve batıl inanç olarak ortaya çıkan düşüncelerinin sayısız kere ateşte yakılışlarını karanlık, şehvetl, gaddarca bir zevk alarak izler.
Bunları kavlamış, kurumuş bir yılan derisi gibi geride bırakmak pek zor olmaz onun için. Ama psikologluğu derinleştikçe bıçağı da varlığının daha derin katmanlarına daldırmak zorunda kalır: İnançlar derinin altına ne kadar işlemişse, ne kadar sinirlerle örülmüş, kanla beslenmiş ve kendi plazması tarafından biçimlendirilmişse o kadar da şiddet, kan kaybı ve kararlılık gerekmiştir: Bu süreç giderek bir "kendi cellatlığını yapmaya", bir Shylock eylemine, canlı eti kesme eylemine dönüşür.
Belki de hiçbir insan bu kadar acılı bir gelişim yaşamamış, kendi içinden böylesine kan revan içinde çıkmamıştır. Bu yüzden bütün kitapları aslında bu ameliyatların klinik dökümlerinden, kendi üzerine yaptığı deneylerin yöntemlerinden, özgür ruhun bir tür ebelik öğretilerinden başka bir şey değildir.
Düzen insanları, her ne kadar eşsiz olana karşı renkkörü olsalar da, kendi düşmanlarını tanıma konusunda şaşmaz bir içgüdüye sahiptirler; Nietzsche, bir karşı-ahlakçı olarak, onların etraflarına kurdukları huzurlu ahlak setlerini yakan kundakçı olarak ortaya çıkmadan çok daha önce bile onu düşman olarak görmeye başlamışlardı; onların koku alma duyuları onu kendisinden daha çok tanımıştır.