Ve ben onun melankosini şöyle adlandırmak istiyorum: İsimsiz bir yabancılık duygusu, kayıp bir meleğin cenneti için tuttuğu yas, görünmez vatana duyulan sitemli, çocuksu bir hasret.
Goethe, Schiller bunların hepsi şiirden bir seyahatten döner gibi döner, bir başka ülkeden döner gibi, bazen yorgundurlar, ama dinlenmiş zihinleri ve sağalmış ruhlarıyla: Hölderlin şiir halinden geriye gökten düşer gibi sert bir çarpmayla döner ve yaralanmış, parçalanmış gizemli bir şekilde fırlatılıp atılmış olarak kalır nesneler dünyasında.
O şairsiz olmaz, yani tanrısal olan, ancak şairin aracılığıyla olur. Şiir bir dünya gerekliliğidir, o evren içinde sadece bir yaratı değildir, tersine bizzat evrenin yaratılışıdır.
Gül ancak bir bakış onu izleyerek içine çektiğinde gerçek bir gül olabilir, akşam kızıllığı ancak bir insanın gözünün retinasında yansıdığı zaman harikadır. İnsanın yok olup gitmemek için tanrısal olana olduğu gibi, tanrısal olanın da gerçekten var olabilmek için insana ihtiyacı vardır.