Belli başlı anlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanabileceğini hayal etmiştim. Olağanüstü durumlara gerek yoktu: Bütün istediğim biraz kesinlikti.
Gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın salt vücudum ve ondan kabarcıklar gibi yükselen boş düşüncelerle sınırlı oluşunu bugünkü kadar kuvvetle duyumsamamıştım hiç. Anılarımı bugünümle inşa ediyorum. Şimdinin içine fırlatılmış, oraya terk edilmişim. Yeniden geçmişe dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum.
Hikayelerimde, şunu ya da bunu yapmış birinden bahsederim ama o adam ben değilim, onunla hiçbir ilişkim yok. Dolaştığı ülkelere sanki hiç gitmemişim gibi, oraları bilmiyorum. Hikayemde, atlaslarda görülen o güzel adları söylediğim olur, Aranjuez ya da Canterbury gibi. Bu sözcükler yepyeni imgeler doğurur içimde. Hiç geziye çıkmamış kimselerin, okuduklarıyla imgeler kurmasına benzer bu: Sözcüklerin üzerinde düş kuruyorum, hepsi bu.
Belki de insanın kendi yüzünü anlaması imkansızdır. Belki de bunun nedeni yalnız yaşamamdır. Topluluk içinde yaşayanlar kendilerini aynalarda, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin böyle çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız ... evet insansız doğa denebilir.