Politikacılar, generaller, hala o eski zorbalık, yağmacılık oyununa devam ediyorlar. Sürekli devletlerinin sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar; fakat egemenlik sürdükleri sınırlar içinde yaşayan halkın özgürleşmesine, aklını, düşüncesini, inancını, ahlakını yükseltmesini istemiyorlar. 
“Şimdi sizi tekrar öldürmeye çalışırım diye korkmuyor musunuz?“
“Hayır, korkmuyorum!”
“Niçin?”
“Gözleri böyle bakan insanlar öldürmez.”
“Gözlerim nasılmış?“
“Hüzünlü, derin bir kederle dolu. Siz, ruhsal olarak çok hastasınız…”
“Sen, o zaman ruhsal yönden hastaydın değil mi? “
“Sen ne kadar hastaysan, ben de o kadar hastaydım. O zamanlar cahildim. Bir kere düşün; kapkaranlık bir evin içinde dolaşıyorsun, yüzlerce odanın içinde çeşit çeşit şeyler var ama hiçbir ışık zerresi yok, el yordamıyla ilerliyorsun. Elbette çevrendeki eşyalar kırılır. Hem başkalarının eşyalarını kırar döker hem de kendin yaralanırsın. İnsan böyle bir yerde tek başına kalınca deli mi, cani mi yoksa ışıktan yoksun bir bedbaht mı olur?”
Anne babaların, çocuklarının beyinlerini, kalplerini işlemeden kendi haline bırakmaları akla, vicdanın uygun değildir. Hatta böyle bir ihmalkarlık ahlaksızlıktır, cinayettir.