“İnsan, kendini ararken aslında kaybolmayı öğrenir;
Dostoyevski gibi içini kazır, Kafka gibi kapılarda bekler, Camus gibi hiçbir cevabı kabul etmez,
Oğuz Atay gibi de bütün bunları gülümseyerek seyredip içinden konuşur.
Ve Nietzsche’nin dediği gibi değil belki ama hisseder:
Ağır gelen şey dünya değil, anlamın ta kendisidir.”
“Dünya…
belki de evrenin en yalnız gezegeni değil;
yalnızlığını düşünebilen tek gezegenidir.
İnsan ise
topraktan yapılmış bir soru işareti gibi
ömür boyunca göğe bakar.
Medeniyet dedikleri şey,
ölümü unutmak için kurulmuş
ışıklı bir oyalamadır belki de.
Çünkü yıldızlar bile yanarak var olurken,
insan sadece tükenmeden parlamak istiyor.
Ve garip olan şu:
Bu küçücük gezende
herkes bir yere ait olmaya çalışıyor,
oysa dünya bile
karanlığın içinde sürüklenen
evsiz bir taştan ibaret.”
Var olmak, eksik kalmayı göze almaktır;çünkü tamamlanan her şey yavaşça kendini tüketir.
İnsan bir cevap değildir. Kendi sorusunu derinleştiren bir aralıktır.
Anladığını sandığın an hakikatten uzaklaştığın andır,çünkü hakikat yaklaştıkça çoğalan bir mesafedir.