İnsan, başına gelenleri anlamlandırmaya çalışırken çoğu zaman aynı soruya takılır: “Neden böyle oldu?” Çünkü her şeyin daha iyi bir ihtimali varmış gibi görünür. Kaçırılan fırsatlar, yanlış seçimler, zamansız karşılaşmalar… Hepsi sanki başka bir versiyonda daha düzgün ilerleyebilirmiş gibi durur.
Ama belki de mesele, ihtimallerin varlığı değil; hangisinin gerçekleştiğidir. Çünkü her seçimin bir zinciri vardır. Birini değiştirdiğinde sadece o anı değil, o anın bağlı olduğu tüm sonuçları da değiştirirsin. Yani daha iyi görünen bir ihtimal, başka bir yerde daha büyük bir eksiklik yaratıyor olabilir.
İnsan genelde sadece kaybettiği parçaya odaklanır. Oysa sahip olduğu şeylerin, yaşadığı yolların ve geldiği noktanın da bir bedeli vardır. Belki de bugün “keşke” dediğin şeyler, seni şu an olduğun yere getiren zorunlu adımlardır. Eğer o adımlar olmasaydı, şu an sahip oldukların da olmayacaktı.
Bu bakış açısı, yaşananları romantize etmek değil; onları daha geniş bir çerçevede değerlendirmektir. Çünkü hayat, tek tek olaylardan değil, onların kurduğu bütünden ibarettir. Ve o bütün, dışarıdan bakıldığında kusurlu görünse bile, kendi içinde bir denge barındırır.
Belki de asıl mesele, hayatın kusursuz olması değil; kusurlarıyla birlikte anlamlı bir yapı kurabilmesidir. İnsan bunu fark ettiğinde, sürekli alternatif hayatlar düşünmek yerine, elindeki hayatın neden böyle şekillendiğini anlamaya başlar.
Ve o noktada soru değişir:
“Daha iyi olabilir miydi?” yerine,
“Bu haliyle bana ne anlatıyor?” olur.