Bazen insan, yaşadığı acıyla baş edebilmek için farkında olmadan kendini suçlamayı seçer.
Çünkü “Ben hatalıyım” demek, “Bu dünya kontrolsüz ve ben güvende değilim” demekten daha katlanılabilir gelir.
Bu noktada acı, yalnızca bir deneyim olmaktan çıkar; kimliğin bir parçası hâline gelir.
Kişi yaşadıklarını bir haksızlık olarak değil, hak edilmiş bir bedel gibi algılamaya başlar.
“Bunu hak ettim” düşüncesi, zamanla sessiz bir inanca dönüşür.
Çoğu zaman bu ses yüksek değildir.
Bağırmaz, suçlamaz.
Daha çok fısıldar:
“Zaten eksiksin.”
“Zaten sevilmeye değmezsin.”
“Bunlar senin normalin.”
Bu iç ses, zayıflık değil; bir zamanlar hayatta kalmak için geliştirilmiş bir savunmadır.
Ancak savunmalar fark edilmediğinde iyileştirmez, yalnızca alışkanlık yaratır.
Ve kişi, kendine acımasız davranarak kontrol duygusunu koruduğunu sanır.
Oysa iyileşme, kendini suçlamayı bırakmakla değil;
o suçlamanın neden orada olduğunu merak etmekle başlar.
Görülmeyen, kabul edilmeyen, bastırılmış parçalar duyulmak ister.
Onları susturmak yerine anlamaya başladığında, acının yükü hafifler.
Çünkü insan, kendine şefkat göstermeyi öğrendiği anda, kader sandığı şeyin aslında değişebilir olduğunu fark eder.
Bu bir zayıflık değil.
Bu, farkındalıktır.
Ve farkındalık, iyileşmenin başladığı yerdir.