Gecenin tahtında yalnız oturuyorum,
leydim,
Ay solmuş, yıldızlar susmuş,
Ve ben hâlâ senin adını taşıyorum göğsümde,
Bir yara gibi, bir nişan gibi.
Seni hâlâ seviyorum, leydim,
Kılıcım paslanmış, kalbim yorgun,
Ama hâlâ senin uğruna
Düşlerimle savaşan bir askerim.
Rüzgâr her estiğinde fısıldıyor bana:
"Unut onu..."
Ama ben unutamıyorum, leydim,
Çünkü senin adın, ruhumun mühürlü kapısında yazılı.
Bir zamanlar diz çöküp sadakat yemini ettim,
Aşkın önünde, Tanrı’nın huzurunda.
Sen baktın, ben sustum.
Ve o günden beri
Hiçbir dua sensiz tamam olmadı.
Seni hâlâ seviyorum, leydim,
Taş duvarlar arasında, suskun gecelerde.
Zaman ellerimden kum gibi kayarken
Adını kalbimin derinliğine kazıyorum.
Belki duymuyorsun,
Belki artık hatırlamıyorsun,
Ama ben hâlâ senin gölgende nefes alıyorum.
Benim yapabileceğim bir şey yok. Kontrol edilemeyen yangınlar çıkacak ve sokaklar yüzlerce, belki de binlerce insan cesediyle kaplanacak. Ve bunların hepsi, ama hepsi benim suçum olacak.
“Şizofreni benim kim olduğumu belirlemiyor.
Ama onunla yaşamayı öğrenmem, kim olduğumu güçlendiriyor.”
Kitap, “deli” ya da “hasta” olarak görülen birinin iç dünyasına ışık tutuyor.
Aslında bu, “delilik” ile “dahilik” arasında ince bir çizgide yürüyen her insanın hikâyesi.
“Kimi aşklar yaşanmak için değil, hatırlanmak için vardır.”
“Beyaz Geceler”, bize bazen bir duygunun ömrünün dört geceyle sınırlı olabileceğini ama o dört gecenin bir ömre bedel olabileceğini hatırlatır.