Kitabın yitip gidişiyle modern toplumu bir arada tutan en değerli araç, üzerinde vicdanın ve pişmanlıkların ve en önemlisi benliğin yazılı olduğu içselleştirilmiş metin de ortadan kayboluyor.
Cehalet geride sadece insanların kabuklarını bırakıyor; korkunç bir duruma düşen bu hayaletlleri sokaklara salıyor. Bu insanlar yaptıkları şeylerden, neden oldukları en vahşi ve en iğrenç olaylardan ötürü vicdan azabı, üzüntü ya da suçluluk duymuyorlar. Toplumun, kendilerini ancak bir bilgisayarın donuk ışığında hareket eden imgeler kadar gerçek hisseden bu hayaletlerden korkması gerekir. Onlar için başkaları da ancak kendileri kadar gerçektir.Bu koşullar altında her şey olabilir ve olmaktadır da zaten. Davranışları tam anlamıyla antisosyal hale gelmiştir.
"..Bu çocuklar en temel düzeyde insan olmanın anlamını değiştirdiler. Okuma yazmadan yola çıkarak kendilerine bir benlik duygusu yaratmakta başarısız oldukları gibi sözelliğin birikiminden de yararlanamıyorlar. Deneyimin üstesinden gelemiyorlar. Sonuçta, okuryazarlıktan kopmuş, okuldan soğumuş bir şekilde bütün zamanlarını alışveriş merkezlerinde oyalanarak ya da çetelere katılarak heyecan ve hareket peşinde geçiriyorlar.
Kasım 1970'te California'nın Temple City kentinde on üç yaşında bir kız annesiyle birlikte sosyal hizmetler bürosuna getirilir; kız doğumundan beri odasına hapsedilmiş ve hemen hemen hiç konuşan insan görmemiştir. Görevliler ona Genie adını verirler. Genie üzerinde çalışan klinik psikologlar kızın mekânı anlamakta büyük güçlük çektiğini ve etrafındaki
eşyalara çarpmamak için ellerini siper, alarak yürüdüğünü söylerler.
Yapılan terapiler sonucunda konuşmanın yani sözel kültürün ne kadar önemli olduğu anlaşılmış olur. Söz yaşamın kendisidir.
Televizyon izlemek dünyanın en kısır döngüsüne yol açar: Kişinin kendi imgelerini yaratma yeteneğini azaltarak, tıpkı bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi, onu hazır imgelere daha duyarlı hale getirir. Televizyon izlemek aynı zamanda iradeyi de zayıflatır. Elinin altında televizyon varken bir çocuk doğal kaynaklara başvurmaya gereksinim duymaz ve can sıkıntısı gibi bir durumla karşılaşmaz. Çocuk, televizyona olumsuz eleştiri getiren bir araştırmacının deyimiyle "down time”a (makinelerin stop ettiği an) girmekten kurtulur ve günlük programının dağılıp kendini çaresizce zamanın akışına bıraktığı anları yaşamaz. Bir zamanlar bütün bir öğleden sonra "yapacak şey bulamayan” çocuklar oyunlar uydurur, kendilerini oyalayacak ilginç bir şeyler bulurlardı. Bugünlerde çocukların düş güçlerini kullanmalarına gerek yok. Yeni masallar uydurmak, yeni oyunlar icat etmek ya da gerçeği farklı biçimlerde kurmak zorunda değiller. Televizyon stüdyoları onların yerine bütün bunları yapıyor. Televizyon, "kimse yalnızlık ya da can sıkıntısı çekmemeli, kimse eğlenmeden tek bir an geçirmemeli” diyor.
Televizyon yayınları öylesine büyük bir güce sahip ki can sıkıntısının tanımını değiştirebiliyor...