Giriş Yap

Barry Sanders

Yazar
8.0
117 Kişi
Unvan
İngiliz Dili ve Düşünce Tarihi Profesörü
Yaşamı
Barry Sanders, "A is for Ox: Violence, Electronic Media, and the Silencing of the Written World (Öküzün A'sı-Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi, çev: Şehnaz Tahir, Ayrıntı Yayınları, 1999) yazarıdır. Ayrıca Ivan Illich'le birlikte yazdığı ABC: The Alphabetization of the Popular Mind ve Paul Shepard'la birlikte yazdığı The Sacred Paw: The Bear in Nature, Myth, and Literature adlı kitapları vardır. California, Claremont'da İngiliz Dili ve Düşünce Tarihi profesörüdür.

İncelemeler

Tümünü Gör
272 syf.
·
19 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
Çözülemeyecek Bir Sorun
Öküzün A'sı okuryazarlık öncesi sözel kültürü, okuryazarlık kültürünü ve elektronik çağ kültürünü anlatan bir eser. Okuyucuyu tarihsel bir yolculuktan kültürel bir yolculuğa sürüklüyor. Yazar okuryazarlığı merkeze alarak kitabı yazdığı zamanın kültürünü irdelemiş. Bunu yaparken de pek çok araştırmadan faydalanmış. Dönemin Amerikasında çocuk eğitiminden gençlerin şiddet eğilimine kadar pek çok soruna değinmiş. Onca araştırmaya rağmen kitap çok akıcı başlıyor ama sayfalar ilerledikçe akıcılığını yitiriyor. Zaman zaman kendini tekrar ettiği hissi uyandırıyor ve bu durum okuyucuyu ister istemez sıkıyor. Özellikle elektronik çağı anlattığı bölümlerde tamamen çağın gerisinde kalmış doğal olarak ama elektronik çağın yükseliş dönemini tanımak için faydalı. Yazarın bir çelişkisi dikkatimi çekti. Kitabın önsözünü "Bu kitap sözelliğe dönüş çabasını yansıtıyor." diyerek bitirmiş ama kitapta böyle bir çaba göremedim. Belki de okuryazarlığın elektronik çağda kaybettiğini ve sözel kültüre geri dönmenin yerinde olacağını anlatıyordu ama zaten kendisi de bunu "çözülemeyecek bir sorun" olarak değerlendirmiş.
Reklam
240 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Öküzün A’sı
Sanders, bu kitabında tarihsel ve geleneksel olarak insanların, özellikle erken bir dönemde kurdukları bağları koparmadan okuryazarlığa nasıl geçtiklerini betimlemeye, kendilerine bir ses bulmak isteyen Amerikan toplumundaki gençleri çetelere, şiddete, uyuşturucuya ve cinayet işlemeye götüren yan yolları anlatmıştır. Bunların sebeplerini sözlü/yazılı/elektronik kültür üçgeninde arayarak sözellik, konuşma, dinleme, anne-bebek ilişkisi, şarkı, dans, şaka, doğaçlama, kurgu gibi olgulardan hareketle çözüm üretmeye çabalıyor fakat bu konuda bize sunacağı bir çözümün olmayacağını yine kendisi şu şekilde ifade ediyor: “Her okuryazar, bu kitabın benzerlerini son sayfalara yaklaştıkça artan bir beklentiyle okur, son bölümde bir zirve noktasına ulaşacağını, tatmin edici bir çözüme varacağını umar. Bende size sunacak bir çözüm yok. Bu konu için sonsuz saatler harcadıktan sonra size tek bir şey söyleyebilirim: Okuryazarlık sorunu olarak tanınan soruna bir çözüm bulunması beklenemez, beklenmemelidir. (…) Eğer yaşamlarımızı, yaşama şeklimizi toptan gözde geçirmezsek okuryazarlık sorununu çözme çabalarımız bu soruna ancak ucundan dokunabilecek ve hayâl kırıklığıyla sonuçlanarak sorunu daha da büyütecektir.” (s. 252) Sanders, sonrasında buna benzer cümleleri ve sorunları yineleyerek yapılacak ilk işin okuryazarlık için toptan seferberlik ilan edilmesi olduğunu söylüyor. Sanders’in, çoğunlukla kişisel görüşlerini içeren, kimi zaman da bilimsel kanıtlara dayanan kitabını, deneme türünde değerlendirebiliriz. Kitap, 2017 basımında giriş ve yedi bölümden oluşuyor. Giriş kısmında Sanders, kitabın adının neden “Öküzün A’sı” olduğunu kısaca aktarıyor: “Kitabın adında alfabenin ilk harfini, A’yı kullanıyorum. İlk hâliyle, Fenike yazı sisteminde alef denen A harfi, bugün bildiğimiz A’nın yan yatırılmış biçimiydi ve inek ya da öküzü temsil ederdi. (Alef, Fenike dilinde öküz demekti.) A, Fenikeliler için sesli harf değildi, bir nefesi simgelerdi. Küçük bir çocuktan “ox” (İngilizce öküz) yazmasını isteseniz büyük bir olasılıkla sözcüğün fonetik okunuşundan yola çıkarak ax diye yazacaktır. Sözellikte imlâ hatası olmaz ve bu kitap, sözelliğe geri dönme çabasını yansıtıyor. Ben de kitaba yakışacağını umduğum bu adı buldum: Öküzün A’sı.” (s.12)Okuryazarlığın bir sonucu olarak tarihe giren benliğin tarihten silinmek üzere olduğunu belirtilmiştir. Kitap okumanın insana bir yol gösterici olduğunu kitap okumayı es geçerek bize yol gösterici olan benliğimizi kaybedeceğimizi söylemiştir. Okuyarak yazarak yol gösterici olan benliğimizi yeniden bulmamız gerektiğini bunu da sadece öğretmenlerle ve okullarla başaramayacağımızın altını çiziyor. Okuryazarlığın yeniden tanımlanması gerektiğinin altını çizen yazar, okuryazarlığı insanın okuduklarını içselleştirerek deneyimlerine aktardığı bir sistem olarak tanımlıyor. Okuryazarlığa giden yolun, yeni doğmuş bir bebeğin ilk hareketlerinde, nefes almada yattığını söyleyen yazar, insan sesinin bir çığlık halinde yazılı kültürün yolunu gösterdiğini fakat bu yolun televizyondan sinemaya, plaklardan CD’lere, bilgisayarlara, video oyunlarına kadar uzanan, aklımıza gelebilecek her türlü elektronik aygıtla tıkanmış durumda olduğunu belirterek sorunu ortaya koyuyor ve birinci bölüme geçiyor. Birinci bölümde yazar, kitabın konusunu ortaya koymuştur: Okuryazarlık. Dünyadaki insanların büyük bölümünün sözellikten ayrılıp okuryazarlığın öteki dünyasına geçebilme şansı olmasına rağmen gereken ilk adımı bile atmamasından dolayı hayıflanır yazar. Bugün dünyada, üç bine yakın konuşulan dil olduğunu ancak bunların yetmiş sekizinin bir edebiyat oluşturabildiğine değinmiştir. Bunların da altı tanesinin uluslararası okur kitlesi olduğunun altını çizmiştir. Öykülerin sözlü kültür için çok önemli olduğunu, öykü anlatıcısı olan masalcının da toplum için önemli olduğuna yer verilmiştir. Çünkü masalcı öyküleri anlatırken din, ahlak, felsefe gibi birçok önemli unsuru da yakalar, demiştir. Sözlü anlatımda masalcıların önemi üzerine durulmuştur. “ Öyküler sözlü kültürün can damarı, masalcı ise kabile ya da topluluğun yüreğidir.” (s. 15) Ve can sıkıntısı… Bu kavrama bizlerin düşündüğünün aksi yönünde bir düşünceyle açıklık getirir. “Çocuk psikologlarının çoğu tarafından üzerinde durulmayan bir konu olan can sıkıntısına, hareketsiz bir durum denilip geçiyor. Oysa can sıkıntısı bir düşünme fırsatı, çocukların ilginç buldukları şeyleri keşfedebilecekleri sessiz bir mekân olabilir. Toplumsal eleştiri ustası Walter Benjamin’in dediği gibi, ‘Can sıkıntısı, yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan hayâl kuşudur.’ Can sıkıntısının altında, televizyon görüntülerinin tam tersine hiçbir şey olmayacağını sandığımız bir anda bir çocuğun çok önemli bir keşfi yapma olasılığı yatar: Keşfedeceği şey kendi benliğidir.” (s.54) Sonrasında araya televizyonun girerek bu can sıkıntısından çocuğu kurtaracağını ve ona kişisellikten uzak, standartlaşmış çözümler sunan bir anne rolü üstleneceği gerçeğiyle bizi yüzleştirir. Televizyonun okuryazarlığın gelişmesine en büyük engellerden biri olduğu anlatılarak bölüm sona ermiştir. (S. 63) Kitabın ikinci bölümünde yazının bulunuşunun tarihine kısa bir bakış atılmıştır. Hiyeroglif yazısında şekillerin anlamlarına halkın karar verdiğini ve resim daha önce görülmemişse ne anlama geldiğinin bilinemeyeceği belirtilirken, alfabetik harflerin sıraya dizilmesi ve simgelediği seslerin toplumdaki bireylerin ezberlemesi ile herkes tarafından kullanılabilir olduğu belirtilmiştir. Alfabenin Eski Yunanlılarla ticaret yapan Fenikeli deniz tüccarlarının ticarette kayıt tutabilme ihtiyacından kaynaklanarak buldukları belirtilmiştir. Ancak Fenikelilerin bulduğu bu yazı sisteminde her sesin bir karşılığının olmadığı bu yazı sisteminin daha gelişmişini ve her sesin tam ve doğru karşılığını bulanın Eski Yunanlılar olduğu açıklanmıştır. İlk yazının da büyükbaş hayvanların yerini kaybetmemek için kullanıldığı “iz saklama” yöntemiyle kullanıldığı belirtilmiştir. Okuryazar kişinin gerçeğe bir adım uzaklıkta olduğu ve gerçeği ele geçirmek için onu sınıflandırabilir, betimleyebilir, tanımlayabilir, çözümleyebilir yani dili kullanabilir olduğu ifade edilmiştir. Ancak bu durumun sözellikte mümkün olmayacağı sözellikte aklında bir şey varken bireyin bunun dışında faklı bir şeyi söyleyemeyeceği ifade edilmiştir. Yazar, bugünün gençlerini kitabın sayfalarında yer verildiği Kaspar Hauser’ e benzetmektedir. Ünlü bir örneklem olan Kasper Hauser bilindiği üzere dilin sözel kültürün çevrenin insanda yokluk durumunda nelere yol açtığını anlatan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. Kendini 3. tekil şahıs sanan ve hayatının sonuna kadar kendini benimseyemeden yaşayan bu insan aslında sözel kültürün eksikliğinin hiçbir şeyle doldurulamayacağını kanıtlayan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. (Hauser sözelliği ilk dönemde yaşayamamış bunun içinde okuryazarlığın ona hükmedemediği bir bireydir.) Gençliğin benlik duygusunu yitirdiğini harflerle mücadeleyi bıraktığını, kitaplardan vazgeçmiş bir durumda olduklarını ifade etmiştir. Üçüncü bölümde öykü anlatımının kökünde oyun ve şakanın yatmakta olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki okumayı yazmayı en derinde kavrayabilmek için oyunun köklerini fark etmemiz gerekir. Öğretmenlerin çocukların bahçedeki davranışları ile sınıftaki davranışları arasına set çekmesi oyun ve harfler arasındaki ilişkiyi kavrayamamalarına sebep olmaktadır. “Oyun ruhu hem sözellikte hem de okuryazarlıkta öykü anlatımının bir parçasıdır.”(s.92). Sonrasında yazar şakacılarla ilgili farklı milletlerden örnekler verir. Soytarı adı verilen kişiler anlatılan öykülerin ciddiye alınmamasını sağlarlar. Soytarı yazılı kültürde yer bulamaz çünkü yazarlar hem masalcının hem de soytarının özelliklerini bir arada taşır. Yazar, dilin kendiliğinden bir esneklik ve akışkanlığa sahip olduğuna değinmiştir. Yani dilin kendisi gerçek olmadığı için anlattığı şeyler de metaforik bir gösterimdir. Dördüncü bölümde okuryazar olmamanın sonuçlarından biri olarak gazetelerde yayımlanan haberler gösteriliyor. Amerika’da teknoloji bu kadar gelişmemişken eğitimin içinde bu kadar yer edinmemişken kalabalık sınıflar, araç gereç yetersizliğinin huzursuzluk yarattığı belirtiliyor. Ancak teknolojinin gelişmesi ve eğitimin içinde yer bulmasıyla sorunların içeriğinin değiştiğinden dert yanılmıştır. Ivan Ilich’in otuz yıl önce yaptığı toplumu okulsuzlaştırma çağrısı onun düşündüğü biçimin dışında varlık göstermeye başlamıştır. Çocukların okuldan koptuğu ancak bunu bilinçli bir şekilde değil araya giren bilgisayar, televizyon, video oyunları, sinema vb. gelişmelerin sebep olduğu aktarılmıştır. Beşinci bölümde ise yazar, teknolojik gelişmelerin bir diğer armağanı olan silahların insan hayatına girerek normalleştirilmesine değinmiştir. Amerika’da var olan çete zihniyetinin silahları kullandıkları alanları ve bu durumu teknolojik gelişmenin normal ve olası bir sonucu olarak görülmesini eleştirmektedir. Silahların kullanım amacının değişmesinin okuryazarlık kavramının ortadan kalkmış olmasının sonucu olarak görmektedir. Kitabın yazıldığı dönemde Amerika’da var olan olaylar üzerinden örnekler verilerek silah kullanımının nasıl normalleştiği gözler önüne serilmiştir. Bu duruma da Amerikalı gençlerin oluşturduğu çetelerin sebep olduğu bu gençlerin ortak özelliğinin ise hem okuryazarlıktan hem de sözellikten mahrum olmaları verilmiştir. Bu çeteleri oluşturan çocukların yine teknolojik gelişmenin bir diğer boyutu olarak gösterilen filmleri örnek olarak şiddet içerikli bu filmleri sokağa taşımayı amaç edindikleri gençlerin kendileri tarafından ifade edilmiştir. Altıncı bölümde ise her konuda öğretici çalışmalar yapıldığı halde çocuk eğitimiyle ilgili herhangi bir öğretici çalışmanın olmaması eleştirilmiştir. Oysaki okuryazarlık çocuğun konuşma becerisiyle değil annenin nefes alış verişleri ile bebek annenin içindeyken başlar. Dili yani sesleri işiterek öğrenir. Annenin kalbine yakın olarak en temel sesi duyar ve bu bebeğe nüfuz eder. Yani bebeğin dil öğrenimi annenin bebeği emzirmesi ve onun öncesi ile başlar. Ancak zamanla bu süt verme yerini bebek mamalarına bıraktığı gibi bebek her ilgi istediğinde ağlamaya başladığında ağzına tutuşturan emzikle isteğine son verilmiştir. Yazar biberonla mama içen bir bebeğin annesi tarafından eğitilmediği savunur. Bu durumda bebek annesinin nabzını ve kalp atışlarını içselleştiremeyecek ilk dilsel temasını gerçekleştiremeyecektir. Yine biberonların bebeklerin soluk alıp verme yetisini zayıflamasına sebep olacağına değinilmiştir. Bu da sözellikteki performansını olumsuz etkileyecektir. “Çocukların ilk okuryazarlık deneyimi -anneyle bebek arasındaki mahrem ve fiziksel bağ- artık çoğu insanın yaşamadığı bir şeydir.”(s.216) Yedinci ve son bölüm kitabın en kısa bölümüdür. Yazar, kitabında yer alan bölümlerde nelerden bahsettiğinin her bir bölüm için kısa bir özetini yapmıştır. Hangi bölümde okuryazarlıkla ilgili neler ele aldığını kısa açıkladıktan sonra okuryazarlık sorununa bir çözüm bulunamayacağını çözüm bulmak için bir beklenti içinde de bulunulmaması gerektiğinin altını çizmiştir. “Her okuryazar, bu kitabın benzerlerini son sayfalara yaklaştıkça artan bir beklentiyle okur, son bölümde bir zirve noktasına ulaşacağını, tatmin edici bir çözüme varacağını umar. Bende size sunacak bir çözüm yok. Bu konu için sonsuz saatler harcadıktan sonra size tek bir şey söyleyebilirim: Okuryazarlık sorunu olarak tanınan soruna bir çözüm bulunması beklenemez, beklenmemelidir. (…) Eğer yaşamlarımızı, yaşama şeklimizi toptan gözde geçirmezsek okuryazarlık sorununu çözme çabalarımız bu soruna ancak ucundan dokunabilecek ve hayâl kırıklığıyla sonuçlanarak sorunu daha da büyütecektir.” (s. 252) Sanders, gençleri okuryazarlık dünyasına çekmenin tek yolunun okuryazarlığın tanımını kökünden değiştirmek ve okuryazarlığın ancak çocuk alfabeyi öğrenmeye başladığında başlamasını önlemek olduğunu vurgulamıştır. “Okuryazarlığın çok daha önceleri, bir bebek düzenli ve ritmik soluk alıp vermeye başladığı dönemde başladığı anlaşılmalı ve okuryazarlık bu dönemde başlatılmalı. Yani her şey bebek meme emerken, ağzından anlamsız sesler çıkarken, düşsel bazı sesleri duyup onlara anlamsız hecelerle, gülücüklerle cevap verirken, ninniler dinlerken, ce-e oyunu, sözcük oyunları oynarken başlamalı.” (s.252)
·
2 yorumun tümünü gör
272 syf.
·
3 günde
·
9/10 puan
Öküzün A'sı adlı eser elektronik çağda yazılı kültürün çöküşü ve şiddetin yükselişini konu almaktadır. Yazara göre "Bu kitabın konusu, okuryazarlıktır: insanı son derece güçlü bir bilince taşıyan o gizemli, anlaşılması zor kuvvet." (s.14) Kitabın isminin hikayesi de var tabi. A harfi, alfabenin ilk harfidir. İlk haliyle, Fenike yazı sisteminde alef denen A harfi, bugün bildiğimiz A harfinin yan yatırılmış biçimi olup öküz ya da ineği temsil etmekteydi. A, Fenikeliler için sesli harf değil, bir nefesi simgelemekteydi. Kitap sözelliğe geri dönme çabasını yansıttığı için de yazarımız ismine Öküzün A'sını uygun bulmuş. Yazarın en önem verdiği görüş okuryazar olmaktan önce sözlü kültüre sahip olmaktır. Çünkü insanı insan yapan şey dik yürümek ya da dövüşmek değildir; insanı insan yapan konuşmadır. Sözlü kültürlerde, gerçeklik anlatanın aktardığı şekilde yaşanırdı. Bu yüzden tek gerçek yoktu. Dinleyen her defasında farklı bir heyecanla dinlerdi çünkü her defasında farklı şeyler duyardı. Okuma yazma bilmeyenler, okulda eğitim almayanlar soyut düşünemezler. Okuma yazma algılamayı tümüyle değiştirir. Yazar genel olarak okuryazarlık ve alfabeleştirme kavramları üzerinde duruyor. Ona göre okuryazar olmayan, okuma yazma bilmeyen herkes alfabeleştirildi. "İnsanın okuma yazma bilmemesi o kadar önemli değildir. Çünkü hem okuryazarlar hem de okuryazar olmayan kişiler aynı metni içselleştirir ve üzerine yaşamlarının öyküsünü yazar. O metnin yazarı benliktir. Okuryazarların ya da alfabeleşmiş insanların kendi içlerinde sessiz bir diyaloğa girdikleri benlik budur." (s.145) Söz derken, yazı derken şimdi çoğu çocuk tam teknolojinin içerisine doğuyor. Yıllarca telefon, televizyon ekranına maruz kalan bir çocuk artık alışır. Cinayete alışır, kötülüklere alışır, duygusuzlaşır, tepkisizleşir. Elindeki kumandayla dünyasını yönettiğini sanarken izlemeye alışır. Hayatı sorgulamaz, çevresine bakmaz. Canı sıkılmaya fırsat kalmaz. Oysaki "Can sıkıntısı, yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan hayal kuşudur." (s.54) Anne baba faktörü çok önemlidir. "Annesiyle sağlam bir bağ kuramamış bir bağ oluşturmamış bir insan belki de asla okuryazarlığın oyuncu yönüne, yani onun bütünlüğüne ulaşamayacaktır." (s.107) Anne babalar çocuklarına masallar okumalıdır çünkü çocuklar ancak masallar dinleyerek karanlıktan korkan tek kişinin kendisi olmadığı duygusundan kurtulur. Mutlu ailede yaşayan, kendine saygısı olan bir çocuğun suçlara karışması imkansıza yakındır. Parçalanan ailelerin çocukları çetelere, suçlara karışmaktadır. Amerika'da çocuklar bilgisayar klavyesini elinde tuttuğu gibi ellerinde rahatlıkla AK-47 ya da Cobray M11/9 tutabilmektedirler. İnsan öldürmek onlarda herhangi bir duygu uyandırmaz, pişman olmazlar çünkü duyguları yok olmuştur. "Cinayetler ve cehalet birbiriyle ilişkili. Pişmanlık ve suçluluk duygularını ortadan kaldıran cehalet, tetiği çekmeyi kolaylaştırıyor. Tabanca, cehaletin kalemi olmuş durumda." (s.177) Okuryazar insanlar eleştirel düşünceye sahiptir, sürekli sorgularlar. Okuma yazma insanları başkalarının yaşamlarını hayal etmeye zorlar. Çete gençliği ise sadece hareket eder, düşünmezler. Bu mücadelede öğretmen ve okullara büyük sorumluluklar düşmektedir. Öğretmenler öğrencileri cehaletin pençesinden kurtarmak için bilgisayarlardan medet ummamalıdır. Öğrencileri ezberci sisteme alıştırmak yerine, ekran karşısında sadece izleyen bir birey gibi yetiştirilmemelidir. Öğretmenler sınıfları insan sesleriyle doldurmalıdır. Okullar çocuklarla anaç bir ilişki kurmalıdır. Öğrencilere sevgi ve ilgiyi aşılarken oyun ve otorite kutupların sağlayabilmelidir. İyi okurlar ancak iyi anlatıcılardan, iyi konuşmacılardan çıkarlar. Bunun içince önce aile, sonra öğretmenler ve okul söz varlığına sahip çıkarak bir şeyleri aşmaya çalışmalıdır. "Sorun, gençlerin okuyup yazmayı öğrenmede zorlanmaları değil. Etraflarında her şey parçalanırken, aileyle bağları, sesle bağları, oyunla bağları koparken okuryazar olamıyor bu çocuklar. Karşılaştıkları güçlükler, okuryazarlığı bir meta gibi görüp tüketicileri memnun etmeye yönelik bir dağıtım sistemi kuran ve genel başarıyı ölçmekte tanı testleri kullanan okullar yüzünden daha da içinden çıkılamaz hale geliyor." (s.244) Ben kitabı genel olarak faydalı buldum. Eserde çok fazla metafor yer almakta. Ara sıra kendini tekrar etse de anlatılanlar birbirini tamamlamakta. Kitabın ele aldığı problem yazıldığı tarihe göre daha üstüne koyarak artmakta. Günümüzde anlatılanların çok daha fazlasıyla karşılaşmakta ve çok daha fazlasını yaşamaktayız. Eserin dili bence ağır değil, okuyunca akıp gidiyor roman olmamasına rağmen. Ödeviniz değilse ve ilginiz varsa okumanızı öneririm. Ödevinizse de önyargılı olmamanızı öneririm. :)
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.48