Mark Twain’in insanlığa tuttuğu aynaya bakınca, ilk tepki çoğu zaman bir buruk gülümseme oluyor. “Lanetli İnsan Irkı” adlı metni, aslında insanın kendine biçtiği üstünlük iddialarını yerle bir eden sert bir hiciv. Twain, insanı hayvandan daha “yüksek” bir varlık olarak görmüyor; tam tersine, hayvanların çoğu zaman bizden daha merhametli, daha dürüst, daha ölçülü olduğunu söylüyor.
Twain’in yöntemi zekice: Sanki bir bilim insanıymış gibi “deneyler” anlatıyor, hayvanların davranışlarıyla insanlarınkini karşılaştırıyor. Ama sonuç hep aynı: İnsan, kendi çıkarı uğruna hemcinsini kırar, kandırır, sömürür. Hayvan ise doğallığında kalır, ihtiyacı kadarını alır, fazlasına el uzatmaz.
Bu noktada Twain’in üslubundaki ironi dikkate değer. “Vicdan”, “erdem”, “dinî değerler” gibi kavramları küçümsemiyor gibi görünür ama aslında onların nasıl birer maskeye dönüştüğünü yüzümüze vuruyor. İnsan, erdemli görünmeyi sever; erdemli olmayı değil. Bu yüzden kasabalar “en dürüst biziz” diye övünür, ama ilk sınavda çöker.
Hz. Adem meselesine gelince: Twain’in dili zaman zaman Adem’in ismini, yani insanlığın kökenini hedef alıyor gibi okunabilir. Ama mesele şahıs değil; mesele, insanın yaratılıştan beri süregelen zaafları. Twain için Adem, aslında bir sembol: İnsanın, hatalarıyla ve zaaflarıyla birlikte yeryüzüne bırakılışının simgesi. Onu “kötü” dil ile anması, doğrudan dini bir saygısızlık değil; daha çok insanlığın masumiyet hikâyesine yönelik ironik bir dokunuş.
Eserin en güçlü yanı, insanı rahatsız etmesi. Çünkü Twain’in gösterdiği şey aslında hepimizin bildiği ama görmek istemediği bir gerçek: Biz, çoğu zaman iyilikten çok çıkarın peşinden koşarız. Güç karşısında eğilir, menfaat uğruna değerleri unuturuz. Hayvanların “aşağı” değil, belki de “daha saf” olduğunu fark etmek, insanın