Tamamen anormal düşünceler içinde olduğumu fark etmek canımı yakıyordu....
Sonra birden, uzun zamandır okula gitmediğimi düşündüm. Ailemin benden tek beklentisini gerçekleştirmiyor ve yalan söylüyordum. Daha da kötü hissettim. Birkaç kez bağırdım yüksek sesle. Kısa süren "A" harfleriydi bunlar. Acıdan mı yoksa başka bir nedenden mi, bilmiyorum. Başım ağrımaya başlamıştı. Gözpınarlarımda yaşların biriktiğini hissediyordum. Dakika dakika delirdiğime tanık oluyordum. Her saniye beynimin kapıları açılıp hızla kapanıyor, hücrelerine birbirleriyle ilgisiz yüzler, olaylar, isimler giriyordu. Ayakta zor durabiliyordum. Belki titremeye bile başlamıştım. Kendi kendime, organik nedenleri olması gereken hastalık belirtilerini nasıl yaşatabildiğime şaşırıyordum. İnsan kendi başını isteyerek ağrıtabilir mi? Midesini bulandırabilir mi? İsteyerek ölebilir mi? Sadece düşünerek hepsi yapılabilir mi?..
Estetik ameliyat! Belki kandırırsın yukarıdakini, cennetin kapısını bekleyenleri. Ama unutma ki, oralarda ben de olacağım; planını bozmak için yüksek sesle, 'Kinyas, ateşin var mı?' diye bağırmak için meleklerin ortasında. Unutma ki biz asla cennete giremeyiz. Kafanı bedeninden ayırıp ayrı ayrı sokmaya çalışsan da kendini, almazlar seni içeri. Sen, Baudelaire'in bahsettiği kötü tohumsun. Sen, cehennemin üzerine kurulduğu arsanın hissedarı olacak kadar kötüsün. Şeytan bu yüzden göz yumuyor yaptıklarına ve seni hayatta tutmaya çalışıyor, bütün oynadığın ölüm oyunlarına rağmen. Ölüp de onun yerine göz koymaman için!
"Seni anlıyorum!" demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu. Dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağanüstü bir durumdur. Ve çok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir.
Koşuyordum. Bütün dünyayı yakalamak için. Her şeyil, herkesi. Ve bu çabaya dayanamayan bedenim kendini toprağa bıraktı. Biraz yuvarlandıktan sonra yerde sırtüstü yattım. Çantaları hâlâ bırakmamıştım. Düşerken alnımı vurmuş olmalıyım. Islak ve sıcak bir sıvı sızdı saçlarımın arasından şakağıma doğru. Gökyüzü artık maviydi. Güneş tahtına geçip tacını devralmıştı... Hiçbir şeye yetişememiştim. Hiç kimseyi yakalayamamıştım. Hayat yine kayıp gitmişti... Parçalanmış ceketimin iç cebinden bir sigara çektim. Ve bir ölü gibi vücudumu hiç oynatmadan durdum. Gözlerimi kapattım. Ağzımda sigara. Bir mucize istedim. Bir tane. Ya şimdi ya hiç!.. Ve gözlerimi tekrar açarken içime çektiğim nefeste nikotin de vardı. Kinyas eğilip ağzımdaki sigarayı ateşlemişti. Mucize gerçekleşmişti... Derin bir nefes çektim. Kinyas da kendini yanıma bıraktı.
Artık ikimiz de adını bilmediğimiz yassı bir tepenin yamacının yakınlarında, kırmızı bir toprağın üzerinde, ellerimizdeki sekiz yüz bin dolarlık torbalarla sırtüstü yatıyorduk. Çok zor günler yaşıyorduk. Çok zor yaşıyorduk. Çok zor...