İmtihan bitti sanıyorsun ama omuzlarındaki "yazarlar" durmaksızın yazıyor. Bu öyle bir imtihan ki "Kitap"a bakmak serbest. Gökyüzünden, denizlerden ve dağlardan kopya çekmek de. Bu öyle bir imtihan ki yeryüzünün her köşesinde başında gözetmenler olmadan girebilirsin. Her dilde yazabilirsin cevaplarını. İsmini yazmayı bile unutsan geçerli. Bu öyle bir imtihan ki dört yanlış bir doğruyu götürmüyor, bir doğru on yanlışı siliyor. İptal edilmesi mümkün olmayan bir sınav bu, gizli sorularının çalınması mümkün olmayan! Üç saat on beş dakika sürmüyor sınav, son nefesine kadar soruları cevaplayabilirsin. Sınavdan çıkmak yok hemen, hep sınav içindesin. Katı kuralları yok. Sınav esnasında konuşabilirsin, yemek yiyebilirsin, bilenlere sorabilirsin cevapları. En önemlisi beş seçenek içinde saklanmıyor "Doğru." İki seçenek var yalnız önünde. Siyah ve beyaz. Bütün yapacağın teslim olmak aydınlığa.
"Doğru bir kürek suda eğri görünür. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız, nasıl görüldüğü de önemlidir," diyor Montaigne. Nasıl gördüğün, nerede durduğuna bağlı.
"Fakat harfleri telaffuz etmek değil okumak. Dudakların değil zihnin kıpırdaması. 'Okuyabiliyor musun, öyleyse anlamalısın,' diyor Goethe."
Her kelime yaşamın farklı bir penceresine açılıyor. Sıklıkla kullandıklarımız bile. Okumak, göz, para, dua, susmak ve konuşmak, imtihan... O pencerede bir süre oturup düşündüğünüzü farz edin. Bambaşka manzaralar görecek, değişik tasvirler çalınacak kulağınıza. Her metin, birbirini açan halkalar gibi ilerliyor. Öyle ruha dokunuyor ki. Bambaşkaydı.