Dünyanın yalıtılmış bölgelerinde yaşayan insanların bir zamanlar kendilerinden başka kimsenin bilmediği dilleri ve kültürleri vardı. (Dilin ve kültürün iç içe geçtiğini unutmamak gerek, çünkü bazen belirli düşünceler yalnızca belirli sözcüklerle anlatılabilir.) Bu yalıtılmış yerlerde yaşayanlar kendilerine özgü yaratılış öykülerine, yiyeceklere, göreneklere, el sanatlarına, destanlara ve şarkılara sahipti.
Fakat bunların hepsi yok olmaya mahkûmdu. Yatırımcılar, turistler, misyonerler, vergi görevlileri, radyolar ve asfalt ücra köşelere ulaştı, oralara yeni diller, yeni âdetler götürdü. Genç köylüler yeni şeylere uyum sağladı, çoğunlukla da seve seve. Kısa bir süre sonra yaşlılar dışında kimse eski dili konuşmaz, eski âdetleri bilmez oldu; hatta yitirdikleri şeyler için kimse üzülmüyordu. Yaşlı kuşak göçüp gittiğinde dilleri ve kültürleri de yok olmuştu.
Peru'nun batısındaki bir bölgede yaşayan insanlar en azından 100, belki de 150 farklı dil konuşuyorlardı. Oysa 2000'lerin başına gelindiğinde bu dillerin çoğu yok olmuştu. Örneğin, bir gölün kenanına sıralanmış, damları sazlarla kaplı bir avuç barakadan oluşan Pampa Hermosa'da, bu değişim şöyle yaşandı: Pampa Hermosa halkı Chamicuro adı verilen bir dil konuşuyordu ve dış dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Telefonları, radyoları, yolları yoktu. Fakat günün birinde misyonerler geldi, onlara İspanyolca konuşmak ve yazmak zorunda olduklarını söylediler. Ardından, çok uzaklardan İspanyolca konuşmalar ve şarkılar taşıyan pilli radyolarla tanıştılar. Böylece Pampa'nın gençleri yeni bir dil ve yeni âdetler öğrendi. Öyle bir an geldi ki, çok yaşlı bir kadın olan Natalia Sangama artık dünyada Chamicuro dilini bilen son kişiydi. "Chamicuro dilinde rüya görüyorum," diyordu, "ama rüyalarımı kimseye anlatamıyorum. Bazı