Fatih Süleyman Solak

Fatih Süleyman Solak
@Solomonss
Atinalı düşünürlerin en ünlüleri Platon ve Aristoteles'ti. Platon, Sokrates'in öğrencisiydi. Kendi kitaplarını ve öğretmeninin diyaloglarını yazdı; ayrıca Sokrates'in bazı diyaloglarını da kendisi kurgulamış olabilir. Zihni çok geniş bir alanda faaliyet gösteriyordu, düşünen bir insanın hayatının belli bir döneminde kafa yoracağı bütün konulara el atmıştı. Felsefe tarihinin, Platon'un büyük sorunlar üzerine yazdıklarına iliştirilmiş bir dizi dipnottan ibaret olduğu söylenir. Bu sorunların belki de en önemlisi şuydu: İyi insanlar ve iyi bir devlet nasıl yaratılır? Platon en ünlü kitabı Devlet'te bunun yanıtını verir. Önemli olan birkaç yetenekli insan seçmek ve onları iyi eğitmektir. Platon, Sparta'nın gelecekteki hükümdarlarını seçerek ve onları hazırlayarak iyi bir şey yaptığını düşünüyordu, tek sorun Spartalıların doğru şeyleri öğretmemesiydi. Platon, uğruna mücadele edecekleri amaçları anlayabilmeleri için geleceğin hükümdarlarını eğitmek istiyordu. Hükümdarların, her türlü yasaya ilişkin şu temel soruyu sormaları gerektiğine inanıyordu: Bu yasa bizi geçmişte olduğumuzdan daha iyi insanlar yapacak mı? Aristoteles bir dönem Platon'un öğrencisiydi, ama ondan farklı bir düşünür oldu. Platon büyük düşüncelerle ilgilenirken Aristoteles değişik bilgi dallarında araştırmalar yaptı. Kuralları şunlardı: Olguları topla, onları dikkatle incele, sınıflandır, tartış. Bu kurallar yavan gibi görünebilir, ama unutulmamalıdır ki olgular ilgi çekiciydi. Tabii bir de Aristoteles'in düşünceleri. Platon gibi o da her birimizin amacının iyi bir yaşamı oluşturan şeyleri anlamak ve sonra da onu yaşamak olduğuna inanıyordu. Bir yönetimin amacıysa insanların bunu başarmasına yardımcı olmaktı. Öte yandan Platon'un filozof-krallara ilişkin tasarılarının sonuç vermeyeceğini düşünüyordu. Pek
Sayfa 66 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Tarihin, bizi insan yapan şeyin ne olduğunu bulmak için geçmişi incelediği söylenir. Yunanlılar insanlığımızı keşfetmenin başka bir yolunu daha bulmuşlardı: Trajedi. Yunan trajedileri, bazı tasarlanmamış zararı eylemlerin yol açtığı acımın ardındaki anlamı araştıran, seyircide acıma ve dehşet duyguları uyandıran, kısa oyunlardı. En yoksul Yunanlı için bile bu trajediler bir tutku haline gelmişti. Yılda bir Atina'da gerçekleştirilen bir şenlikte, binlerce kişiden oluşan seyirci topluluğu arka arkaya dört gün boyunca, açık hava tiyatrolarının taş basamaklarında günde en az on saat otururdu. Her gün dört ya da beş oyun seyrederlerdi. Yunan trajedilerinin en ünlüsü Sophokles'in Kral Oidipus'udur. Bütün diğer trajediler gibi dehşet verici bir öyküye dayanır. Seyirci oyunu seyretmeden önce zaten öyküyü bilirdi ama bu istenen bir şeydi. Yeni bir öykü duymayı beklemiyorlardı, eski bir öykünün onlarda acıma ve anlayış uyandıracak biçimde yeniden anlatılmasını bekliyorlardı. İşte Kral Oidipus'ta olaylar zinciri başlamadan önce olanlar: Genç Oidipus, Korinthos kralının oğludur, bir kähinden babasını öldürmeye ve annesiyle evlenmeye yazgılı olduğunu öğrenene kadar Korinthos'ta yaşar. Babasını öldürmek, sonra da annesiyle evlenmek tanrılara karşı işlenmiş iğrenç bir suç olacağından, bu suçları işlememek için Oidipus, Korinthos'tan kaçar ve Thebai kent devletine doğru yola koyulur. Issız bir yol ağzında, kendini beğenmiş bir edayla yoldan çekilmesini söyleyen bir yabancıyla karşılaşır. Oidipus bu yabancıyı öldürür. Thebai'ye vardıktan sonra, bir gizi çözerek kenti insan yiyen bir canavardan kurtanr. Krallıkla ödüllendirilir, aynı zamanda koca (Laos) yakın bir zamanda öldürülen kentin kraliçesiyle evlenir. Oyun başladığında Thebai acı içindedir. Sığırlar ölmekte, ekinler
Sayfa 60 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okudu
MÖ beşinci yüzyıldan önce Atina'nın öyküsü diğer kent devletlerinin öyküsü gibiydi. Başlangıçta aynı soydan gelen krallar tarafından yönetiliyordu, sonra üzüm ve zeytin yetiştirerek zenginleşen toprak sahipleri tarafından yönetildi, sonra sıradan insanlar tarafından (sınırlı bir demokrasi) ve sonra da art arda gelen üç diktatör tarafından.Bu tiranların ikincisi öldürüldüğünde yerini kardeşi almıştı. Ancak çok acımasız ve kinci olduğu anlaşılınca zenginlerden oluşan küçük bir topluluk onu alaşağı etti. Sonraki iki yıl bu topluluğun üyeleri iktidar için mücadele etti. Bu mücadele Atina'nın yönetim biçiminde temel bir değişikliğe yol açtı. İktidarı ele geçirmek için çabalayan politikacılar arasında deneyimli biri olan Kleisthenes de vardı. Yardıma gereksinimi olduğunu anladığında tarihi önem taşıyan bir adım attı: Sıradan insanlara yöneldi. Onlara yardımlarının karşılığı olarak düzeni iyileştirecek değişiklikler yapacağına dair söz verdi. MÖ 508 yılında mücadeleyi kazandığında Kleisthenes gerçekten de söz verdiği şeyi yaptı. O dönemde Atina'da yaşayan bütün özgür insanlar bütün haklara sahip birer yurttaş oldular. Otuz yaşın üzerindekiler, üyeleri kurayla belirlenen yönetim meclisine girebiliyorlardı. Başlangıçta bunu amaçlamasa da, Kleisthenes Atina'nın demokrasi yolunda büyük bir mesafe kat etmesini sağladı. Ancak daha sonra Atinalılar daha da ileri gitti. Devlet yetkililerine çalışmalarının karşılığında maaş bağladılar, bu da en azından teorik olarak yoksulların bile görev alabileceği anlamına geliyordu. Ayrıca, yüzlerce yurttaştan oluşan jürilerin, yargıçların idaresi olmadan, oy çokluğuyla karar verdiği mahkemeler kurdular. Her yurttaş bir gün meclise girmeyi veya devlet yönetiminde bir görev almayı ya da bir jüride yer almayı umabilirdi. Atinalılar sıradan
Sayfa 54 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okudu
Dünyanın yalıtılmış bölgelerinde yaşayan insanların bir zamanlar kendilerinden başka kimsenin bilmediği dilleri ve kültürleri vardı. (Dilin ve kültürün iç içe geçtiğini unutmamak gerek, çünkü bazen belirli düşünceler yalnızca belirli sözcüklerle anlatılabilir.) Bu yalıtılmış yerlerde yaşayanlar kendilerine özgü yaratılış öykülerine, yiyeceklere, göreneklere, el sanatlarına, destanlara ve şarkılara sahipti. Fakat bunların hepsi yok olmaya mahkûmdu. Yatırımcılar, turistler, misyonerler, vergi görevlileri, radyolar ve asfalt ücra köşelere ulaştı, oralara yeni diller, yeni âdetler götürdü. Genç köylüler yeni şeylere uyum sağladı, çoğunlukla da seve seve. Kısa bir süre sonra yaşlılar dışında kimse eski dili konuşmaz, eski âdetleri bilmez oldu; hatta yitirdikleri şeyler için kimse üzülmüyordu. Yaşlı kuşak göçüp gittiğinde dilleri ve kültürleri de yok olmuştu. Peru'nun batısındaki bir bölgede yaşayan insanlar en azından 100, belki de 150 farklı dil konuşuyorlardı. Oysa 2000'lerin başına gelindiğinde bu dillerin çoğu yok olmuştu. Örneğin, bir gölün kenanına sıralanmış, damları sazlarla kaplı bir avuç barakadan oluşan Pampa Hermosa'da, bu değişim şöyle yaşandı: Pampa Hermosa halkı Chamicuro adı verilen bir dil konuşuyordu ve dış dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Telefonları, radyoları, yolları yoktu. Fakat günün birinde misyonerler geldi, onlara İspanyolca konuşmak ve yazmak zorunda olduklarını söylediler. Ardından, çok uzaklardan İspanyolca konuşmalar ve şarkılar taşıyan pilli radyolarla tanıştılar. Böylece Pampa'nın gençleri yeni bir dil ve yeni âdetler öğrendi. Öyle bir an geldi ki, çok yaşlı bir kadın olan Natalia Sangama artık dünyada Chamicuro dilini bilen son kişiydi. "Chamicuro dilinde rüya görüyorum," diyordu, "ama rüyalarımı kimseye anlatamıyorum. Bazı
Sayfa 401 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okudu
Ruslar düzenlerinin işlemediğini görüyordu, inançlarını da yitiriyorlardı. "Komünizm ile kapitalizm arasındaki fark nedir?" diye soruyor ve yanıtlıyordu bir Rus fıkrası: "Kapitalizm insanın insan tarafından sömürülmesidir, komünizm ise tersi." Batılı televizyonların programlarında diğer ülkelerdeki refahı fark ediyor, Moskova sokaklarında dolaşan iyi giyimli yabancı turistleri görüyorlardı. Artık kimse, ufkun hemen ötesinde bir komünist ütopyanın olduğuna inanmıyordu, başka bir fıkrada söylendiği gibi, "tabii eğer ufuk sen yaklaştıkça uzaklaşan hayali bir çizgi değilse!"
Sayfa 424 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okudu