Songül

Puan vermedi·184 syf.··
2025 12. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2025 17:16
José Mauro de Vasconcelos’un kaleme aldığı Şeker Portakalı, sadece bir çocuğun hikâyesi değil; sevgisizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilmiş bir dünyanın ortasında filizlenmeye çalışan küçücük bir kalbin çığlığıdır. Kitabın başkahramanı Zezé, beş yaşında olmasına rağmen yaşından büyük bir ruh taşıyan, içi sevgiyle dolmak isteyen ama bu sevgiyi bir türlü bulamayan bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıklar aslında sevilme arzusunun dışavurumudur. O, var olduğunu gösterebilmek için cezayı bile göze alan bir çocuktur. Görülmek için hata yapar, çünkü iyi olduğunda kimse dönüp bakmaz ona. Bu durum, sevgi görmeyen çocukların çoğunun ortak gerçeğidir. Zezé'nin ailesi kalabalıktır ama içinde en büyük yalnızlığı yaşar. Annesi yorgun, babası işsiz ve çaresizdir. Evde duygusal bir sıcaklık yoktur. Zezé, sık sık dayak yer, azarlanır. Fakat o, içindeki sevgiyi yine de öldürmez. Kardeşine olan yaklaşımı bunun en güzel kanıtıdır. Kendisinden daha küçük kardeşine asla kötü davranmaz. Aksine, onunla sevgi dolu bir ilişki kurar. Onu kendi kurduğu hayal dünyasına dahil eder. Zezé, ailesinden göremediği ilgiyi ve sevgiyi, küçük kardeşine vererek aslında kendi içindeki iyiliği canlı tutar. Bu, şiddet gören bir çocuğun şiddeti yeniden üretmemesidir — bu bir tür içsel kahramanlıktır. Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri, Zezé'nin kendi doğumunu sorguladığı andır. "Anne, ben doğmamalıydım" dediğinde, aslında hayatın acımasız yüzüne yenik düşmüş bir çocuğun ruhundan gelen en derin feryadı duyarız. Bu cümle, çocukların da varoluş sancıları yaşayabileceğini, onların da kendilerini değersiz hissedebileceğini ve bir çocuğun bile yaşamayı hak edip etmediğini sorgulayabileceğini gösterir. Bu cümleyi okurken gözlerim doldu çünkü bu yalnızca Zezé’nin değil, görülmemiş, anlaşılmamış tüm çocukların sessiz
Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos · Can Yayınları · 2022275,3bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
" En zor oyun sahnede kendini oynamaktır"
7/10
·479 syf.··
Beğendi
·
2025 11. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2025 22:05
Tehlikeli Oyunlar --- Bana Beni Anlatın: Hikmet Benol ve Kendilik Oyunu “Ben sizin gözünüzde var olduğum kadarım.” Bu cümle, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanında Hikmet Benol’un ağzından dökülen sessiz bir çığlık gibidir. Kimliğini, kendi içinden değil, başkalarının bakışından tanımlayan bir adamın trajedisini anlatır. Ve aslında yalnızca Hikmet’in değil, bizim de hikâyemizdir bu. Roman boyunca Hikmet’in karşısında gerçek bir düşman yoktur — onun savaşı, kendi zihniyle, toplumsal rollerle ve nihayetinde “kendilik”le ilgilidir. Bu da romanı yalnızca edebi bir metin olmaktan çıkarır; bir varoluş defterine dönüştürür. Hayat Bir Sahne, Biz de Rolümüzün Esiriyiz Oğuz Atay, hayatı bir tiyatroya benzetir. Herkes bir rolde, herkes bir oyunun parçası. Fakat en zor olan, sahnede kendini oynamaktır. Hikmet de bunu dener — ama her sahne, bir başka maskeyle geçilir. Gerçek, oyunla o kadar iç içe geçmiştir ki, sonunda neyin sahici olduğunu artık o da bilmez. Hikmet’in oyuncak askerlerle yaptığı “savaş oyunları”, toplumun değerleriyle alay etmekten çok, o değerlere neden dahil olamadığının dramatik bir anlatımıdır. Bu bir ironi değil, bir çaresizliktir. Çünkü sistemin dışında kalmak bir başkaldırı değil, bazen bir düşüş demektir. “Bana beni anlatın…” Hikmet’in bu isteği, aslında birçok insanın derinlerde taşıdığı ama dillendirmediği bir arzudur: “Beni ben olarak gören biri olsun. Ben kim olduğumu bilemeyebilirim ama sen gör, sen söyle...” Bu ihtiyaç, sevgiye değil, anlam bulmaya yönelik bir ihtiyaçtır. Ve en tehlikeli oyun burada başlar: Kendi iç sesini başkasının ağzından duymaya çalışmak. Fakat kimse seni senin kadar derinden göremez. Ve bu fark ediliş olmayınca, Hikmet’in telsizden kendine seslenmesi gibi, insan da kendi içindeki boşluğa yankılanır durur.
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma