José Mauro de Vasconcelos’un kaleme aldığı Şeker Portakalı, sadece bir çocuğun hikâyesi değil; sevgisizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilmiş bir dünyanın ortasında filizlenmeye çalışan küçücük bir kalbin çığlığıdır. Kitabın başkahramanı Zezé, beş yaşında olmasına rağmen yaşından büyük bir ruh taşıyan, içi sevgiyle dolmak isteyen ama bu sevgiyi bir türlü bulamayan bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıklar aslında sevilme arzusunun dışavurumudur. O, var olduğunu gösterebilmek için cezayı bile göze alan bir çocuktur. Görülmek için hata yapar, çünkü iyi olduğunda kimse dönüp bakmaz ona. Bu durum, sevgi görmeyen çocukların çoğunun ortak gerçeğidir.
Zezé'nin ailesi kalabalıktır ama içinde en büyük yalnızlığı yaşar. Annesi yorgun, babası işsiz ve çaresizdir. Evde duygusal bir sıcaklık yoktur. Zezé, sık sık dayak yer, azarlanır. Fakat o, içindeki sevgiyi yine de öldürmez. Kardeşine olan yaklaşımı bunun en güzel kanıtıdır. Kendisinden daha küçük kardeşine asla kötü davranmaz. Aksine, onunla sevgi dolu bir ilişki kurar. Onu kendi kurduğu hayal dünyasına dahil eder. Zezé, ailesinden göremediği ilgiyi ve sevgiyi, küçük kardeşine vererek aslında kendi içindeki iyiliği canlı tutar. Bu, şiddet gören bir çocuğun şiddeti yeniden üretmemesidir — bu bir tür içsel kahramanlıktır.
Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri, Zezé'nin kendi doğumunu sorguladığı andır. "Anne, ben doğmamalıydım" dediğinde, aslında hayatın acımasız yüzüne yenik düşmüş bir çocuğun ruhundan gelen en derin feryadı duyarız. Bu cümle, çocukların da varoluş sancıları yaşayabileceğini, onların da kendilerini değersiz hissedebileceğini ve bir çocuğun bile yaşamayı hak edip etmediğini sorgulayabileceğini gösterir. Bu cümleyi okurken gözlerim doldu çünkü bu yalnızca Zezé’nin değil, görülmemiş, anlaşılmamış tüm çocukların sessiz