KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... Otomobilin toplumsal ideolojisi Arabaların en berbat yanı deniz kıyısındaki şatolara veya villalara benzemeleri: Yalnızca çok zengin bir azınlığın keyfi için icat edilmiş, kavramsal olarak ve doğası gereği asla halk için tasarlanmamış lüks tüketim malları. Herkesin sahip olması halinde kullanım değerini kaybetmeyen elektrikli süpürge, radyo veya bisikletin aksine, araba da deniz kıyısındaki bir villa gibi ancak çoğunluğun sahip olmaması halinde cazip ve kullanışlıdır. Araba, işte bu yüzden hem kavramsal olarak hem de özgün işlevi bakımından bir lüks tüketim malıdır. Lüks tüketimin asıl mahiyeti ise demokratikleştirilememesidir. Herkes lüks tüketim mallarına sahip olursa, kimse lüksün faydasını göremez. Bilakis herkes birbirini dolandırır, aldatır, hüsrana uğratır; karşılığında da dolandırılır, aldatılır, hüsrana uğratılır. Konu denize nazır villalar olduğunda, mesele herkesin malumu. Şimdiye kadar hiçbir politikacı tatil hakkını demokratikleştirmeye, yani her aileye deniz kıyısında özel plajı olan birer villa tahsis etmeye kalkışmadı. 13-14 milyon aileden her biri sahilin yalnızca 10 metresini kullanacak olsaydı, hepsinin hakkını alabilmesi için 140 bin kilometre uzunluğunda bir sahil gerekirdi. Herkese hakkını vermenin yolu da sahilleri daracık şeritlere bölmek veya kullanım değerlerini boşa çıkararak bir otel kompleksine karşı üstünlüklerini yitirecek biçimde villaları iyice birbirine sıkıştırmak olabilir. Kısacası, sahillere erişimin demokratikleştirilmesinin yegâne yolu kolektivizmden geçiyor. Bu çözüm, küçük bir azınlığın her şey pahasına kendilerinde bir hak olarak gördükleri bir ayrıcalık olan özel plaj şatafatıyla elbette uyuşmaz. Peki, sahiller söz konusuyken ziyadesiyle aşikâr olanın ulaşım için de geçerli olduğu neden ekseriyetle reddediliyor? Yazlık
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
.... Neoliberalizmin son tuzağı: Mindfulness Mindfulness, Oprah Winfrey ve Goldie Hawn gibi ünlülerin de desteğini alarak anaakıma yerleşti. Meditasyon koçları, keşişler ve nörobilimciler Davos’a giderek Dünya Ekonomik Forumu’na katılan CEO’lara konunun inceliklerini anlattı. Mindfulness hareketinin kurucuları bir tür misyonere dönüştü. Bilim ve meditasyonu bir araya getiren bu öğretinin evrensel ya da küresel bir rönesansı tetikleme potansiyeli taşıdığını söyleyen Mindfulness Odaklı Stres Azaltma’nın (Mindfulness-Based Stress Reduction-MBSR) mucidi Jon Kabat-Zinn, stresle başa çıkmaktan fazlasını vaat ediyor. Ona göre, mindfulness türlerin ve gezegenin gelecekteki yüzyıllar boyunca hayatta kalmaları için belki de tek şansları. Peki, bu her derde deva ilaç tam olarak nasıl bir şey? 2014’te Time dergisi kapağında sarışın bir genç kadınla birlikte şu sözlere yer verdi: “Mindful Devrim” (The Mindful Revolution). Dergideki yazı bir kuru üzümü yavaş yemek gibi en temel MBSR öğretilerinden birini tarif ediyordu. Yazarın ifadesi şöyleydi: “21. yüzyılda hayatta kalmak ve başarılı olmak için böyle becerilere ihtiyacımız varsa, birkaç dakika boyunca tek bir kuru üzüme odaklanmak hiç de salakça değil.” Öte yandan adaletsiz toplumumuzu değiştirmeyi denemeden başarı vadeden her değişim devrim niteliğinde değil, bazıları yalnızca insanların bu gerçekle daha rahat başa çıkmasını sağlıyor. Hatta kimi zaman durumu daha da kötüleştiriyor. Mindfulness radikal eylemleri teşvik etmek yerine acı çekmemize sebep olan şeylerin içimizde olduğunu söylüyor, nasıl yaşadığımızı belirleyen politik ve ekonomik çerçevelerde değil. Buna rağmen mindfulness destekçileri peşin yargılara kapılmadan âna odaklanmanın dünyayı değiştirecek devrim niteliğinde bir güce sahip olduğuna inanıyor. Büyüye
.... Türkiye’nin yeni bağımlılığı: TikTok Bir süredir mobil uygulama marketlerindeki listelerin ilk sıralarından düşmeyen bir uygulamanın yarattığı şaşkınlığı izliyoruz. Bu uygulama başka ülkelerde lise çağındaki gençlerin favorisiyken, Türkiye’de nedense alt-orta sınıf yetişkinlerin vazgeçilmezi hâline geldi. Evet, TikTok’tan bahsediyorum. Müzikle şekillendirilmiş kısa videoların bulunduğu sosyal platform TikTok, giderek daha da vasatlaşan hayatımıza 2016’da giriş yaptı. Hemen hemen aynı özelliklere sahip Musical.ly, aslında 2014’ten beri piyasadaydı, popülerliğini de artırıyordu. Musical.ly’nin çıkışından yararlanmak isteyen TikTok, Ağustos 2018’de Musical.ly’yi bünyesine katıp yeni bir lansman gerçekleştirdi. Türkiye için işler de tam olarak bu lansmandan sonra karışmaya başladı. İşlerin karışmaya başladığını düşünenler ise TikTok’un sosyo-kültürel bağlamda sadece alt-orta sınıf arasında popüler olduğunu görünce şaşkınlığa uğrayan orta sınıf mensuplarıydı. Üstüne üstlük kendilerini bir şeylere geç kalmış, bu dünyayı geç keşfetmiş hissediyorlardı. Ziyadesiyle şoka uğramalarının en büyük sebebi de ilk kez sosyal medyada (akımlar ve trendler taklit edilse de) arka plandaki her şeyin sadece olduğu gibi görünmesiydi. Daha önce tek tencereden yemek yiyecek kadar yoksul ailelerin veya kalıcı fiziksel sakatlığı (ileri derece deri yanığı, kolları olmama, kaybedilmiş bir gözün yarası vs.) olan insanların da rahatlıkla 5000+ beğeni alan şarkılı, türkülü, danslı, kahkahalı videoları olması internette görülmemiş şeydi. Sanki uzun uzun uğraşılmış Twitter flood’ları boşunaydı. Işığı, açısı dakikalarca hesaplanmış Instagram fotoğrafları boşunaydı. Şöhret olma motivasyonuyla kurgusu iki gün süren YouTube videoları boşunaydı. Sanki başka bir gezegen keşfedilmişti ve sosyal
.... Umutsuz bir sağlıklı yaşam takıntısı: “Wellness” Modern çağın mecburiyetleri olarak bize dayatılan kuralları düşünmeye pek vakit ayırmıyoruz. Bu kuralları genellikle ya sorgusuz sualsiz uyguluyoruz ya da uygulamayı beceremediğimiz için acı çekmeye başlıyoruz. Bu kurallar dizisinin başında ise ne yiyip içtiğimize, ne kadar yürüdüğümüze veya uyuduğumuza dek her şeyi kapsayacak biçimde genişletilmiş acayip bir olgu var: Batı’da “wellness”, Türkçede ise “sağlıklı ve iyi yaşam” diye anılıyor. Sağlıklı ve iyi yaşam tam olarak neye tekabül ediyor diye biraz araştırınca eski bir deyişe rastlıyoruz. Latincede mens sana in corpore sano olarak geçen ve Türkçeye de “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” şeklinde çevirebileceğimiz ifade, henüz alevlenmiş yeni bir cehennemi tek cümlede tasvir ediyor. Bu cehennemin her yanı yepyeni kaygılarla dolu. Mesela, yeteri kadar badem yemezsek kafamızın da yeteri kadar iyi çalışmadığını düşünmeyi olağan buluyoruz. Oysa her gün badem yemenin yeteri kadar çalışmayan kafaya pek faydası dokunmuyor. Hayatımızı güya iyileştirme amacıyla ortaya çıkmış wellness’ın uygulanma biçimi, klasik bir günah-sevap çizelgesi hâlini aldı. Hangimiz arkadaşlarıyla sohbet ederken spor yapmamanın veya sağlıklı beslenmemenin de normal olabileceğini söyleme cesaretini gösterebiliyor? Kendimizi yeterince sevmemek günahlar listesinde zirveye çoktan yerleşti. Artık normalliğin tanımı, bu yeni günahların ve sevapların etrafında şekilleniyor. İnsanlar, sağlıklı yaşam ritüellerinde eksikleri olan herkesi “depresyonda”, “mutsuz” veya “bakımsız” olarak tanımlaya başladı. Daha verimli bir hayat sürmenin kime veya neye yaradığı muğlaklaşmaya başladı. Başarının anlamı zaten çoktan değişti. Bugün 20 bin adım attıysak başarılı, bir yerine iki dilim ekmek yediysek başarısız
.... Medyaya nasıl direnilir? Enformasyon, pazarlama, haber, reklamcılık, iletişim, kampanya, kamuoyu… Her şeyden önce bu sözcükleri bizzat medyanın günlük hayatımıza, ekonomik-siyasi ve toplumsal retoriğimize dahil etmiş olduğunu hatırlatmakta yarar var. Genel yönelim, bu sözcüklerin herbirine yüklenen “olumlu” anlamın mutlaklığına duyulan hayranlıktır. Etik ve düşünce açısından son derece yoksul olan medyamızın kendi gücüne duyduğu bu hayranlığın, “iletişim sarhoşluğu” adını verebileceğimiz neredeyse evrenselleşmiş bir ideolojinin özelliklerinden biri olduğunu kaydetmek durumundayız. Bu kavramlar o kadar sorgulanamaz olumlu içeriklere sahipler ki üzerinde düşünmeye başlamak bile bazı tehlikeleri göze almayı gerekli kılıyor. Sözgelimi günümüz dünyasında “düşünce”nin yapımı ve iletimi “pazarlamacı” ve “işletmeci” adını verdiğimiz yeni bir toplumsal tipin tekelindeymiş gibi görünüyor. Özellikle son on yıl içinde Türkiye’nin de bu havaya girmeye başladığı gözleminde bulunulabilir. Bu durumu “iletişim çağı”, “enformasyon toplumu” türünden genelleştirmelerle ele almaya çalışmak iletişim sarhoşluğunun tuzağına düşmek olurdu. Alman düşünürü Walter Benjamin’in onyıllarca önce düşünebildiği şeyleri, iletişim teknolojileriyle iletişim kavramı, felsefesi ve ahlâkı arasındaki uçurumun son derece derinleştiği ve genişlediği günümüzde düşünemez hale geldiysek bu sarhoşluğun etkisini rahatlıkla fark etmeye başlayabiliriz. Şimdi bu sarhoşluğun benim en önemli gördüğüm bir etkisine, sonucuna dikkat çekmek istiyorum: Medya “olaylar”ımızı kaybettiriyor bize. Dolayısıyla düşünce yeteneğimizi de… Çünkü her düşünce, kendisi de bir “olay” olmakla birlikte, olaylar üzerine olmak zorundadır. Medya ise bize “bireyleşmiş”, birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor: