Ev bir gecekonduydu. Babası bu kelimeyi bu yerin ilkelliğine, sefaletine öfkelendiği zaman kullanıyor, öfkeli değilse -ki bu çok seyrekti- buraya Mevlut'un da hissettiği bir şefkatle daha çok "ev" diyordu. Bu şefkat Mevlut'a burada bir gün bu dünyaya sahip olacakları ölümsüz evden bir şeyler olduğu yanılsaması veriyordu, ama buna inanmak zordu.
Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılında İstanbul'daki postacı dükkanları Alman birahanelerin etkisiyle çoktan kapanmıştı. ama bu geleneksel ilişkiyi Mevlüt gibi satan satıcılar sokaklardan hiç eksik olmadı. Boza 1950'lerden sonra kış akşamları, parke taşı kaplı yoksul ve bakımsız sokaklarda"Bozaa" diye bağıra bağıra ilerleyen ve bizlere geçmiş yüzyılları, kayıp güzel günleri hatırlatan satıcıların işe de yalnızca.