Öyle bir zaman gelmişti ki dayılar baba, anneler sevgili olmuş, kuzenler ölmüş, cenaze törenleri yapılmıştı.
Öyle bir zaman gelmişti ki, akla gelmez şeyler akla gelmiş, olanaksız olan gerçekleşmişti.
Toprağın altında Sophie Mol çığlık atıyor, dişleriyle sateni parçalıyordu. Ama toprağın ve taşın altından çığlıklar duyulmaz.
Sophie Mol soluk alamadığı için öldü.
Onu cenazesi öldürdü. Tozu toza toza toza toza.
Mezar taşında "Yanımızda Kısacık Kalan Bir Güneş Işığı" yazıyordu...
Şüphesiz hepimiz en az bir kere olsun hayatın anlamını, neden yaşadığımızı, inandığımız dini, hayatın ve ölümün ne olduğunu hatta ve hatta inanç konusunda şüphelerimizin hat safhalara ulaştığı zamanlarda intiharı bile düşünmüşüzdür.
Tolstoy'da İtiraf'ında kabaca bunları yorumluyor, sorguluyor, çözüm bulmaya çalışıyor. Bilhassa hayatın anlamı sorusunu kendisine defaten soruyor ama tarih boyunca kimsenin bulamadığı gibi kendisi de somut bir cevap bulamıyor tabi ki...
Dönüp dolaşıp meseleyi inanç ve din konusuna getiriyor, inançlı olmanın ve Tanrı'nın söylediklerini yapmanın ve ona göre yaşamanın aradığı cevap olabileceği noktasında duruyor, tabiri caizse bu noktada kendisiyle, papazlarla, Tanrı ile bir düello yapıyor.
Tanrı ve inanç ile verdiği bu mücadele de, hayatın anlamı olmadığını varsaydığı noktada ise öyleyse neden intihar etmiyorum, kendisi gibi düşünen diğer insanlar neden intihar edip tüm buna son vermiyor diye düşünmekten alamıyor kendini.
Tüm bu düşüncelerinde kendisine Süleyman, Schopenhauer gibi isimleri referans alırken ve onların düşüncelerini tartarken buluyor.
Adeta yazarın beyninin içinde ki bu kaos ortamında, herkes kendini biraz olsa görecektir.
Her ne kadar hepimizi bu soruların cevabını düşünsekte, kim cevap verebilmiş ki biz verelim bu cevapları öyle değil mi?
Nitekim hayatın anlamını bilsek ne yaşadığımız hayatın ne heyecanı, ne de ölümden sonrasını bilsek ölümün bir cazibesi ve korkusu kalırdı...
İtirafLev Tolstoy · İş Bankası Kültür Yayınları · 202229,3bin okunma