Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kararmış ahşap kışlamızın yapılarıyla da içimden vedalaşıyordum. O, ilk zamanlar, bunlar bana ne soğuk bir etki yapmıştı. İhtimal, o zamandan beri onlar da eskidi, ama ben bunun farkında değilim. Ya bu duvarların arasında kaç gençlik boşu boşuna gömülü kaldı, nice yetenekler boş yere yok olup gitti... Artık her şeyi olduğu gibi söylemeliyim: Buradaki adamlar, olağanüstü insanlardı. Belki de, milletimizin en yetenekli, en güçlü unsurlarıydı. Bu güçlü yetenekler boş yere, doğal olmayan bir şekilde, büsbütün yok olmuşlardı. Peki, ama suç kimin?...
.
.
.
“Hadi uğurlar olsun! Tanrı’ya emanet olun” diyorlardı!..
Evet Tanrı’ya emanetiz artık… Özgürlük, yeni hayat, ölümden sonra diriliş… Ooh! Ne hoş, ne tatlı bir an bu…
Halbuki, tutuklunun ezilmiş, sindirilmiş benliğinin isyanından ve küçüklüğe, șerefsizliğe karşı duyduğu nefretle, erkekliğini kaybetmiş bir ruhun baş kaldırışından başka bir şey değildir. Diri olarak gömülen, mezarda kendine gelince tabutun kapağını yumruklar, oradan kurtulmaya çalışır. Biraz düşünebilse, bütün çabalarının boşa gideceğini kolayca anlar. Gelgelelim o durumda kimin kafası işleyebilir ki? Burada bir noktaya daha temas edelim. Tutuklunun benliğini korumak için gösterdiği her çalışma suç sayılır. Madem bu yoldaki girişimi ona olumlu görülmemektedir, o halde, işlediği suçun ağır veya hafif olmasının değeri nedir? Eğleniyorsa, çılgıncasına eğlenir, bir kötülüğe niyetliyse, bunu çekinmeden cinayete kadar vardırır. Bir kere başladıktan sonra artık, tam anlamıyla kendini bırakmıştı.
En iyisi, işin bu duruma gelmemesini sağlamaktır. Ama bunu nasıl başarmalı?