Romanı gençlik zamanlarında okuyanlardan biri olarak beni en derinden etkileyen şey; gelecek hakkındaki kabuslarımı yaşayan, yaşamak zorunda kalan bir başrolün varlığıydı:
öylesine uydurduğu isimle karakter haznemde bir yıldız gibi parıldayan Andreas Tangen.
Karakter yaşamın o meşhur dönemecini -tüm sorumluluklarımızın ailemizden devralınıp kendi üzerimize özgülendiği yol ayrımı- en az hasarla dönmeye çalışırken biz de onunla beraber yaşadığı zorlukları deneyimliyoruz aslında. Yetişkin olma yolunda ya dibin dibini yaşarsam korkularını yaşayanlar için kesinlikle içselleştirilebilecek bir karakter nam-ı değer Andreas Tangen'imiz.
Tangen geçen her bölümde bir sefaletten diğerine savrulurken gözyaşlarınız da o sayfadan bu sayfaya sicim sicim yağıyor. Duygusal aktarımı bu denli güçlü kılan ise karakterimizin en basit tabirle "derin duyguların insanı" oluşu: soğuktan donsa da üzerindeki ceketi vermekten çekinmez; ölüm kalım meselesine varan az miktarı parayı dahi istemeyi kendine yakıştıramaz...
Gelgelelim romanın sonlarında kendini öyle bir hale düşürüyor ki "ne gerek vardı onur meselesi yapmaya; bak sonunda düşünecek ne onur kaldı ne de saygınlık!" diye söylenirken buluveriyorsunuz kendinizi.
Sonu hakkında söyleyebileceğim, Tangen'in o gemiye binip hayatla olan mücadelesinde şimdilik rakibin kazanmasına göz yumduğu an; işte tam da burası kitabın en Knut Hamsund kokan kısmıydı diyebilirim.