Bugün biriyle tanıştım kahvaltı ederken. Yasemin çayından açıldı sanırım konu. Hollandanın güneyinde yaşıyormuş, amsterdama günü birlik gelmiş. Konya kadar bir ülke olan Hollanda’nın kültürü, dini, insanı, karakteri derken bir sürü yönünü anlattı. En sevdiğim, yerellerden kendilerini dinlemek. Neyse, kalkmak üzereyken ismini sormak aklıma geldi. Sonra şunu düşündüm, muhabbet aktığında bir biçimde o tanışma olacaksa, insanın aklına ilkin adını sormak gelmiyor sanki. Kimden öte nasıl olduğu daha ön plana çıkıyor sanırım. Hızlı bir düşünme. Biraz daha düşüneceğim üzerine.
Mübarek İmam el-Cüneyd — selâm ona olsun! — şöyle dedi:
Eğer göğün altında Ma'rifet arayanların içine daldıkları ilimden daha soylu bir bilim olduğunu öğrenseydim, kendimi o bilgiyi elde etmeye adar ve o bilgiye varma yolunda olduğumu, ona sahip oluncaya kadar belli etmezdim.
Bu şey içimde, kuyudaki suyun çok uzak bir yerde yağmur yağdığı için yükselişi gibi yükseliyordu. Özlem... Ama neyi özlediğimi bilmiyordum. Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de nesneydi. Tanımlayabileceğim hiçbir biçimi, adını koyabileceğim hiçbir sıfatı yoktu, ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum. Bu bilmediğim şey içimi altüst ediyor, beni tedirgin kılıyor, hayatım olarak bildiğim her neyse ondan beni uyandırıyordu. Çünkü özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tatmış olduğum bütün meyvalardan farklı idi.