Şimdi aramızda denizler, dağlar, yollar var; ne ben sana gelebiliyorum ne sen bana. Şu an daha da imkânsızsın-bir rüya gibi. Bu sözcükler, dudaklarımdan dökülürken bile gerçekliğini yitiriyor; bir ucundan tutmaya çalıştığım hatıra, diğer ucundan kayıp gidiyor. İçimde seni çağıran bir fener var ama gecenin sisine teslim olmuş; ışığı var ama yolunu gösterecek liman artık yok.
Gecenin sessizliğinde, adını sayıklayarak yürüdüm sahilde. Dalga sesleri senin nefesin gibi çarpıyordu göğsüme; her geri çekilişinde, senden aldığım bir parça daha denize dökülüyordu. Ne kadar ısrar etsem de ellerim boştu; ellerimden kayıp giden, ay ışığında parlayan yalnızlığımızdı. Yıldızlara bakıp, hangimizin hayal olduğu konusunda anlaşmaya çalıştım ama yıldızlar bile yalan söylüyordu - parlar, söner, uzaklaşırdı. Sen, hep o en uzakta kalan yıldızdın.
Hatırlar mısın, küçük şeylerde saklanan büyüklüğü sevdiğimizi? Bir çay kaşığının tınısında, bir tren istasyonunun uğultusunda, bir mektubun kenarındaki mürekkep lekesinde birbirimizi bulurduk. Şimdi o küçük mucizeler, mesafelerin ağırlığında ezildi; her mucize, bir neden uğruna yok oldu. Seni düşünürken, bazen zaman donuyor; bazen de hızlanıp, beni geçmişe çarpıyor. İkisi de aynı acıya götürüyor: sensizliğe.
İmkânsızlık kelimesi seni anlatıyor artık. İmkânsız çünkü yollar arasında kaybolan kelimelerimiz var; imkânsız çünkü hayallerimiz farklı kıyılara demir attı. İmkânsız çünkü ne ben senin adını artık gerçekte fısıldayabiliyorum ne de sen benimle aynı rüyayı paylaşıyorsun. İmkânsız çünkü bazen aşk, yanı başında dururken bile bir yabancı gibi bakar adama; seni tanıdığım ama ulaşamadığım bir yabancı.
Aşkımız bir harita olsa, haritanın ortasında koca bir boşluk çizerdim-adına boşluk, yüzüne kıyı olmayan bir ada. Her adımım seni bulmaya adansa,