İnsanın elinde kalan ikinci şey ise kendi bedeni oldu.Ölümü bir son ve ışıkların sonsuza kadar kapanması olarak nitelendiren insan için dünya son derece anlamsız olabilir. Olup biten her şeyin bir boşluk ve nedensizlik sarmalında dönüp dolaştığını gören bu insanın elinde kalan tek şey yaşadığı an oldu. Gönlünce yaşamak, arzularının peşinden koşmak, sürekli daha iyiyi istemek ve bunun için uğraşmak çağın insanının meşgalesi oldu.
Yaşamanın raconu biraz da böyle değil midir? Bir şeyler yaparsın ve karşılığını görürsün, bundan kurtulman mümkün değildir. Ne diyordu Şule Gürbüz: "Neyi hesapsızca yaptıysan, hesapsız bir karşılığa hazırlan. Bu da adalettir." O adalet tecelli ettikten sonra eskiye dönemezsin, hiçbir şey yokmuş gibi yoluna devam edemezsin. Olgunluk işte tam da bunu kabul etmek, yaşamaya devam ederken sancısız, ağrısız değil, hep ince bir sızı ile dolanacağını bilmektir.
"İnsan her şeye yeniden nasıl baslar?" sorusunu uzunca bir süredir düşünüyorum ve bu sorunun beni götürduğü yer baska bir soru oldu: "İnsan her şeye yeniden başlamalı mi?" İşte tam da burada ikna edemiyorum kendimi. Çünkü artik insanın her şeye yeniden başlaması gerektiğine inanmıyorum. Bu biraz yapay, çocuksu ve kof geliyor bana. Hayat başımıza bir şeyler getirir, biz büyük hatalar yapıp çuvallariz, her şeyi elimize yüzümüze bulaştırıp dağıtırız ve bir yıkıntı gibi öylece kalırız. Peki bu yıkıntının yeniden eskisi gibi olmasına imkân var mıdır?
Her şey bitmiş, kervan vurulmuş, kar yürünecek bütün yolları kapatmış olsa dahi başımızı kaldırıp göğe bakacağız.
Bizi yola koyan, yolda bırakır mı hiç?