Kitap, Londra'daki Barrington Evi adındaki lüks ama kasvetli bir apartmanda geçiyor. Hikaye iki farklı koldan ilerliyor: Biri genç bir kadının kendisine miras kalan daireyi incelemesi, diğeri ise apartmanın eksantrik gece bekçisinin yavaş yavaş aklını yitirmesi. Buraya kadar her şey ilgi çekici. Fakat yazar, hikayeyi ilerletmek yerine sürekli aynı tekinsiz hissi, aynı betimlemeleri ve benzer sanrıları tekrarlayıp duruyor. Bir süre sonra "Evet, bina lanetli, atmosfer çok karanlık, peki şimdi ne olacak?" sorusunu sormaya başlıyorsunuz ve ne yazık ki yüzlerce sayfa boyunca bu sorunun somut bir cevabı olmuyor. Olay örgüsü ilerlemek yerine kendi etrafında dönüyor.
Adam Nevill tam bir atmosfer yazarı. Mekanın ruhunu, kokusunu, kasvetini hissettirmek konusunda çok başarılı ancak bunu yaparken tempoyu tamamen öldürüyor. Çarpıcı bir olayla ilerleyebilecek bir sahne, sayfalarca süren iç sesler ve sanatsal olma kaygısı güden ağdalı tasvirlerle boğuluyor. Bu durum, okuma deneyimini akıcı bir macera olmaktan çıkarıp, adeta bataklıkta yürümeye benzetiyor. Karakterlerin donukluğu ve hikayeyle bağ kurmayı zorlaştırması da cabası.
Daire 16, olay odaklı, hızlı akan ve sayfaları merakla çevirtecek bir gerilim arayanlar için kesinlikle yanlış bir tercih. Eğer saf atmosfer, yavaş yavaş büyüyen bir klostrofobi ve psikolojik sanrılar içinde kaybolmayı sevmiyorsanız, bu kitap sizi 150. sayfada (belki de daha erken) pes ettirecektir. Hayat, temposu hiç yükselmeyen ve nereye gittiği belli olmayan hikayeleri zorla bitirmek için çok kısa.