Marcus Kliewer’in ilk romanı We Used to Live Here, klasik bir “haunted house” hikâyesi gibi başlasa da kısa sürede psikolojik gerilime ve varoluşsal sorgulamaya dönüşüyor. Charlie ve Eve adlı genç çiftin yeni taşındıkları evde kapıyı çalan yabancı bir aileyle başlayan hikâye, giderek tehditkâr ve rahatsız edici bir atmosfere bürünüyor.
Romanın en güçlü yanı, okuru sürekli belirsizlik içinde bırakması: Ev mi lanetli, yoksa Eve’in zihni mi çözülüyor? Bu ikilem, anlatıyı sıradan bir korku hikâyesinden çıkarıp hafıza, aidiyet ve kimlik üzerine düşündüren bir metne dönüştürüyor. Eve’in zihinsel çözülüşü, mekânın geçmişle kurduğu bağ ve “burada yaşamak” fikri, romanın felsefi derinliğini oluşturuyor.
Kapan hissi, klostrofobik atmosfer ve giderek artan gerilim, kitabı sürükleyici kılıyor. Ancak bazı okurlar için olayların hızlı gelişmesi ve karakter derinliğinin sınırlı kalması zayıf bir nokta olabilir. Yine de Kliewer’in dili ve kurgusu, türü sevenler için tatmin edici bir deneyim sunuyor.
Sonuç olarak We Used to Live Here, yalnızca bir korku romanı değil; hafızanın kırılganlığı ve mekânın kimlik üzerindeki etkisini sorgulatan bir varoluş deneyimi. Korku ve gerilim seven okurlar için kesinlikle denemeye değer