İlk insandan son insana kadar hiçbir nesil, hiçbir insan diğerinden daha şanslı veya şanssız değildir. Zira Allah Teala ilk insandan son insana kadar herkesi aynı şartlarla aynı cennete davet etmektedir. Bir nesle verdiği imkânları, ikinci nesilde vermediğinde adaletli bir meydanda yarıştırmamış olur kullarını. Bu da O'nun işi değildir. Biz, uzaktan seyrederken "Filan sahabi ne şanslı imiş, mesela Peygamber aleyhisselamı görmüş." diyoruz. Halbuki "Peygamber aleyhisselamı gördüğü hâlde cehennemde yanacak niceleri var, onu görmek tek başına bir şans değildir." dememiz gerekmektedir. Tıpkı, şu zamanda "Ne güzel, herkes bilgisayardan âlim olacak." diyemediğimiz gibi. Bilgisayar, iman ve amel hızını artırmadı. Gelen, fitnesi ile geliyor.
Hiçbir zaman ve hiçbir mekân, sınırsız bir şans değildir. Bilakis bütün zamanlar ve mekânlar, onları değerlendireceklerin himmeti kadar değerlidir. İş becerebildikten sonra Firavun'un sarayından bir Asiye olup çıkmak ve Kur'an'da övülmek mümkündür. Tıpkı, Kabe'nin eteklerinde yaşayıp da bir cehennem kütüğü olan Ebu Cehil misali yuvarlanıp gitmek yani bomboş gitmek de mümkündür. Zamanlara ve mekânlara takılı kalmak yerine heyecanımızı ve himmetimizi yükselterek yol almayı gaye edinmeliyiz.
Ne şanslıyız ne de zarardayız. Sadece imtihandayız. İmtihan ise hep aynıdır. Soruların yeri ve cevap şıklarını değiştirmişler. Ana soru hep aynıdır: Şeytana uymak veya uymamak!
Şeytan onunla karşılaşmaktan korkardı. Hz. Peygamber, "Gökte bir melek bulunmasın ki, Ömer'e saygı duymasın; yeryüzünde bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın", buyurmuştu.
Ve bir gün Allah'ın dinini yaşatma görevi Hz. Ömer'e verildi. Hz. Ebû Bekir'in vefat ettiği sabah, güneşin ışıkları Hz. Ömer'in kaleminin ve kılıcının üzerine düştü.