200..Ama insanlardan öyleleri vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver" diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur.
﴾201﴿ İnsanlardan öyleleri de vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru" derler.
﴾202﴿ İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür!(bakara)
Takvâ kelimesi, “koruma, esirgeme” anlamına gelen “vikāye” kökünden türetilmiştir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta‘rîfât isimli terimler sözlüğünde takvânın sözlüklerde “İnsanın, ibadet ve güzel işler yaparak kendisine acı verecek durumlardan korunması” şeklinde tarif edildiğini; itaatler konusunda takvâ denildi mi bundan “ihlâs”, mâsiyetler konusunda ise “terk ve sakınma”nın kastedildiğini belirtir. Takvâ sahibi kişiye “müttak^”, bazan da “tak^” denir.
( kitabın ozeti niteliğinde)
“-mustafa mond üçüyle de el sıkıştı; fakat konuşmasına vahşi'ye hitap ederek başladı. "demek
uygarlıktan pek hoşlanmadınız, bay vahşi," dedi.
vahşi, denetçi'ye baktı. kendini yalan söylemeye, kabadayılık taslamaya, somurtkan bir biçimde
tepkisiz kalmaya hazırlamıştı; fakat denetçi'nin yüzündeki güleryüzlü zekâdan aldığı güvenle dobra
dobra gerçeği söylemeye karar verdi. "hayır." başını salladı.
bernard irkilip dehşete kapıldı. denetçi ne düşünecekti? uygarlıktan hoşlanmadığını belirten birinin
dostu olarak mimlenmek - üstelik açık açık, hem de denetçi'nin yüzüne söylemişti -korkunç bir şeydi.
"fakat john," diyecek oldu. mustafa mond'un bir bakışı sefil bir şekilde susması için yetti.
"tabii," diyen vahşi kabullenmek zorunda kalarak devam etti, "bazı güzel yanları da yok değil.
örneğin, yayınlanan bütün o müzikler..."
"bazen bin tane telli çalgı mırıldanır kulaklarımda, bazen de insan sesleri."
vahşi'nin yüzü ani bir zevkle aydınlandı. "siz de mi okudunuz?" dedi. "bu kitabı burada, ingiltere'de
kimsenin bilmediğini düşünüyordum."
"neredeyse hiç kimse bilmez. ben çok az sayıdaki insandan biriyim. yasaklanmıştır. fakat burada
yasaları ben koyduğum için, çiğneyebilirim de." bernard'a dönerek, "cezadan muafım ben, mr.
marx," diye ekledi. "korkarım bu sizin için geçerli değil."
bernard, daha da umutsuz bir ızdıraba gömüldü.
"fakat niye yasaklandı?" dedi vahşi. shakespeare okumuş bir insanla karşılaşmanın heyecanıyla,
geçici bir süre için başka her şeyi unutmuştu.
denetçi omuzlarını silkti. "çünkü eski; asıl nedeni bu. burada eski şeyler işimize yaramaz."
"muhteşem olsalar bile mi?"
"özellikle de muhteşemseler. güzellik çekicidir ve biz insanlarımızın eski şeylere kapılmalarını
istemeyiz. yeni şeyleri sevmelerini isteriz."
"ama yeni şeyler öyle
Hayatın gerçeklerinin, kötülükleri önlemede savaşmayı gerekli kıldığı durumlarda “barışçılık”tan söz etmek anlamsızdır. Kur’ân-ı Kerîm olması gerektiği kadar barışçıdır. Bununla birlikte müslümanın sebep olmadığı bir savaşta teslimiyetçi davranmayı veya girişilen bir savaşı kazanmanın gereklerini, hümanist olduğu ileri sürülen ütopik fikirlere feda etmeyi de onaylamaz.
Onlara, "Allah’ın indirdiğine uyun" denildiğinde, "Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız" dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa! BAKARA170