Bazen çevreme bakarım.
Buralardan göç ettiğimde benden geriye ne kalacağını düşünürüm.
Beni hatırlayan çıkar mı tanıştığım onlarca insan arasından?
Biri de çıkıp "İyi biriydi," der mi?
Yoksa adımı anmaya bile tenezzül etmezler mi?
Ya da onu da mı hatırlayan kalmaz?
Adımdan da kalmadığında bir yadigar,
Buralardan geçip giden ama bir ayak izi bile bırakmamış isimsiz biri olacağım.
Kitapların altını çizmez,
sessiz sakin, hiçbir iz bırakmadan okurdu.
Öyle de yaşadı...
Okunup okunmadığı anlaşılamayan kitapları gibi
yaşanıp yaşanmadığı bilinmeyen bir ömür geçirdi.
Ölümü, bir seladan başka bir ses getirmedi.
Şimdi ondan geriye kalan tek yadigar;
onun adını bile hatırlamayan benim,
ona yazdığım birkaç adsız dize.
Ben varmayı değil yolu sevmiştim,
Ama varamıyacağımı anlayınca yoldan da nefret eder olmuştum.
Attığım her adıma lanetler okudum, varmaya dair umutlarımla dalga geçtim.
Ne olmuştu benim yola olan sevgime. Aslında ben yolu değil varmayı ümit ederek yolda yürümeyi sevmişim.
Hafif bir yağmur yağıyor şehre.
Havada asla gerçekleşmeyen umutların kokusu...
Yağmura karışan bu koku, kırbaç gibi iniyor insanın üstüne ve
yaşanabilecekken yaşanılamayanlar denizi oluyor, boğuyor insanı.
Umutsuzca çıkmak istiyorum bu denizden; bu denizde düştüğümü unutmak istiyorum nafile bir çaba, sahte bir gülüş ile.
Giderek dibe batıyorum, deniz beni giderek dibe çekiyor; zihnimde yaşanabilecekken yaşanmayan ihtimaller dönüp duruyor.
Denizin ortasında çaresizce duruyorum...