Babaannem askerlerin cepheden döneceği haberi gelince, dedemi karşılamak için nasıl S. kasabasının istasyonuna gittiklerini anlatmıştı birkaç gün beklemişler, at arabalarının içinde uyumuşlar. O beklenen tren nihayet geldiğinde, dedem kapıda belirmiş, sağ salim, dokuz aylık savaşın ardından. İçimden ona koşmak, ona sarılıp onu bir daha bırakmamak geliyordu, derdi babaannem... Ama kayınbabam bana bir bakış attı ve sakin ol, gelin, dedi. Ve sonunda, sıra bana geldiğinde, dedene sadece elimi uzattım ve tokalaştık, o da babasının önünde bana sarılmaya cesaret edemiyordu. Ne budalaymışız, derdi babaannem, gözlerini başörtüsünün ucuyla silerek.
Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi. Ataerkil Balkan saçmalığı. Ama dedem, onun babası, kaçırılanların telafisi olarak bize sarılırdı, bizimle oynardı.
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu.
Eğer intihar ederseniz, katil de olursunuz, diyorum, ama siz katil değilsiniz. Çocukla bir konuşun. O hâlâ içinizdeyken siz de onun içine girin, sesine kulak verin ve birlikte karar verin.
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı.