Her saadette eksik bir şey vardır. Her saadette bir felaket unsuru vardır; bu mahrum olmak korkusudur, o saadetten mahrum olmak korkusu, ve sonra, biliriz ki saadet bitecektir; bunu bilmek saadetin felaketidir.
Hayatımızın bir safhasında vehimlerle körleşerek, ihtiraslarımızın peşi sıra züğürt bir şuurla yaşamaya başlarız; bir şeyin ve bir şeylerin peşinde koşarız; sonra emelimize az çok kavuşunca, yatışmış hırsımızla duraklar ve korkunç hakikati duyarız: Boşluk ve can sıkıntısı! İşte o vakit mazimize bakarak benliğimizin fanusu içinde dönen rengarenk hayaletlerin temaşasıyla eğlenmeyecek olursak sıkıntıdan bunalırız; bu ruhi oyun, “nefis tahlili”dir ki, ihtiraslarından yorulan bütün insanları biraz oyalar, can sıkıntısından kurtarır ve yeni biri ihtirasa doğru gitmek için kuvvet biriktirmeye yarar.
Belki de Kamil’in yanında duyduğu bu yenileşme ve şahsiyet değişikliğindendir ki Meliha ona mecluptur, belki de aşk budur: Bizi bıktıran benliğimizden ayrılmak ve şahsiyetimizi tâdât ettirmek ihtiyacı.
Başlarının içinde yakın bir mazinin hatıraları olanlar için gözlerini kapamak, başka bir alemin -deruni alemin- havası içinde gözlerini açmak demektir; hatıraları bu kadar canlı olanlar için deruni alem, harici dünyadan daha vazıh ve parlaktır.
Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor. Bu sükût ondandır. Her başın içinde ölüm. Kimse konuşmaz, hızlı yürünmez, bardak masanın üstüne yavaş konur, nefes alırken bile ses çıkarmamaya çalışılır. Sağların ölüye bu benzeyişleri insanlarda bir müsavi olmak ihtirası bulunduğunu gösterir. Bir nevi adalet.