Yaprakları döken, dalları kıran bir sonbahar rüzgarı yüzümüze geçiriyor tırnaklarını.
…
Bak biz de ölüyoruz yavaş yavaş.
…
Bak biz yavaş yavaş ölüyoruz.
Sen bir köşede, ben bir köşede, uzakta ve habersiz ölüyoruz.
…
Hiç olmazsa bizim kapımızda bekleyen şu baharı birileri içeriye buyur etsin. Bu bahar bizi beklemekten ölüp gidecek korkuyorum.
…
Bak, yavaş yavaş ölüyoruz biz.
…
Bu umut bu heves, bu direniş, bu yaşama sevdası, bu denize koşan hayatlar… Gözlerim, dediklerimin hiçbirine aldırmadan içinde ne kadar yaş varsa döküyor. Ben yolda ağlamaktan utanırım biliyor musun?
…
Sümeyye’nin hayata tutunmaktan yorgun parmakları çözülüvermiş duydun mu?
…
Bak biz de ölüyoruz yavaş yavaş.
“Bana veda eder gibi konuşuyorsun” dedi kadın.
“Hayır!” diye cevap verdi telefonun diğer ucundaki adam.
“Veda etmek için önce bir araya gelmek gerekir. Bu acımasız hayat sana veda edebilme şansını bile çok gördü bana.”
Hakikatin ağır yükü altında ezilen ruh, bir başka ruhla ilk teması kurabilirse, yeniden dirilir. Aksi halde yalnızlık telaşı insanı kendisinden bile şüphe ettirecek kadar içimize sirayet eder.