Her şeyi değiştiren şeyin ne olduğunu biliyorum bunca gün
sonra. Elma ağacının gövdesine dayadım sırtımı. Yaprakların arasında bir hışırtı... Bedeni çürüyor bir böceğin, onu götürüyor
başka böcekler. Sararmış buğday başaklarının salınışı arasında
okuduğum o küçük kitapta sesinizden dinlediğim hikâyeleri arıyorum.
Sürekli Tezer Özlü’yü düşünüyorum. Senin doğduğun yıl öldü
o. Tutup en çılgınca gelen bir şeyi normalmiş gibi yapabilirdi. O
yüzden yaşamak zor geldi ona. Zamana yayarak öldürdü kendini. Zaten her insan biraz böyle ölmez mi? Kızıl saçları omuzlarının üzerinden dökülüyor -hep öyle görmek istediğimden olabilir; belki hep aynı fotoğrafa baktığımdan. Ben yaşlanırken, o hep genç bakıyor zamanlar ötesinden. Oysa ölenlerin fotoğrafları sararırdı. Bir kitabın kapağında durduğundan mı nedir hep bir gülümseme var yüzünde.
“O Rus oyuncaklarındaki gibi; birini açıyorsun, başka biri çıkıyor içinden. Hepsi de anı bunların. Kadın hâlâ adamın yanında.
Yanağını cama dayamış, “Rüzgârlı camlar...” diye mırıldanıyor.
Kır kahvesindeki adamın beklerken yaşadığı azalmıştık duygusunu hissediyor. Kentleri birbiri ardına geçiyorlar. (Zamandan değil, yaşanılandan bahsediyorum.) Yaz bitiyor ve biliniyor söylenmese de.
İnsan insanın avcısı... Kanıyorum bir taşın dibinde. Ben kanadıkça akıyorum başka tozlara doğru. Her biri başka tarafa dağılan kum tanecikleri iki kısa gece için ömür biçiyorlar bana.
Bahçedeki çayırlara doğru bakıyorum, ötesindeki köprüye...