"Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç?Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de,her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz?Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış,dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz.Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları.Yaprakların arasından gelip geçen şekiller halinde.Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil,bu işi onlar gibi yapamadığınız için kendinize kızgınsınız.Oldu mu hiç?Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?
"Yaşamla ölüm arasında bir kütüphane var," dedi. "Bu kütüphanedeki raflar sonsuza kadar gider.Her kitap yaşamış olabileceğin başka bir hayatı yaşama şansını sunar sana.Farklı seçimler yapmış olsan,şu an nasıl bir hayatın olacağını görürsün...Pişmanlıklarını telafi etme şansın olsaydı,bazı konularda farklı davranır mıydın?"
Ölümden sonra hayata inansaydım keşke diyorum;belki başka bir evrende,bacağımız yerine kuyruğumuzun olduğu küçük,kızıl bir gezegenin atmosferinde foklar gibi yüzüyoruz,hava trilyonlarca protein ve şeker molekülünden ibaret ve yaşamak için kişinin ağzını açıp havayı içine çekmesi yetiyor;belki orada ikiniz birliktesiniz,iklimleri geziyorsunuz.Belki daha da yakında;komşunun kapısında peyda olup elimi uzattığımda mırıldayan gri kedi o;belki diğer komşunun tasmasıyla dolaştırırken gördüğüm yavru köpeği o;belki birkaç ay önce meydanda neşeyle oynayıp annesini babasını peşinden koştururken gördüğüm küçük çocuk o;belki çoktan kurudu sandığım çalılarda ansızın açan çiçek o;o belki şu bulut,şu dalga,şu yağmur,şu sis.Ölmesi ya da ölüm biçimi değil mesele;inanarak ölmüş olması.Ben de gördüğüm her şeye şefkatle yaklaşıyorum,baktığım her şeyde onu görüyorum.