Zaman onların içinde barınır ve onları terk eder. Her aşık çift, öyküsünü yeniden yaşar, her çift cennet özlemi çeker, ölümden haberlidir ve bedensiz zamana karşı sürekli bir bedensel çatışmaya girer... Aşkı icat etmek; ilk çifti, cennetten sürgün edilen, dünyanın ve tarihin yaratıcıları olan ilk ikiliyi yeniden keşfetmektir.
Aşk yoğunluktur, o yüzden de zamanın yayılmasıdır: anları yüzyıllara yayar. Çizgisel zaman, kesintili ve ölçülmez olur. Ama bu ölçülmez anların her birinden sonra zamana ve onun düzenli aralarına döneriz: Ardıllıktan kurtulamayız.
Gündelik dil, her dönemde ve her yerde, aşığın kırılganlığını anlatan deyişlerle doludur; aşk bir dert, bir yaradır. Ama Aziz Juan de la Cruz’un dediği gibi “armağan sayılan bir yara”, “sevecen bir dağlama”, “sevinç veren bir yara”dır. Evet aşk, kanın çiçeğidir. Bir tılsımdır da: Aşıkları koruyan, kırılganlıklarıdır. Zırhları, savunmasızlıklarıdır; silahları ise çıplaklıkları.