Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin. Yolları zorlu ve dik olsa da… Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgârı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle. Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi.
Kendi yalnızlığından kurtulmaya çalışmanın hiçbir faydası yoktu. Bu, hayat boyunca insana yapışmış bir şeydi. Sadece zaman zaman, bazen, boşluklar dolacaktı. Ara sıra! Fakat bu zamanları beklemek zorundaydın. Kendi başınalığını kabul etmeliydin ve tüm yaşamın boyunca buna yapıştığını. Ondan sonra boşluğun dolduğu zamanları da geldiklerinde kabul edersin. Onlar kendileri gelmeliler. Onları zorlayamazsın.
“Hayat böyledir,” dedi adam, “kaçabileceğin bir yer yok, kaçarsan aynı zamanda ölebilirsin de. Bu yüzden eğer yeniden yaralanmak zorunda kalırsam, yaralanırım.”
Bu yaşlı ormandan, çok eski zamanlara ait, bir şekilde onu teskin eden, dış dünyanın haşin ruhsuzluğundan daha iyi gelen bir melankoli geliyordu. (…) yaşlı ağaçların suskunluğunu seviyordu. Sessizliğin gücünü ve aynı zamanda yaşamsal varlığı sergiliyorlardı.