Bir zamanlar, insanlık henüz yolun başındaydı. Erkekler avcı, kadınlar toplayıcıydı. Erkekler, av peşinde koşarken güç hiyerarşisi kurdu, stratejik zeka geliştirdi; her av, yeni bir plan demekti. Kadınlarsa toplayıcılıkla toplumu besledi, doğayla uyum içinde empati ve iş birliği ruhunu büyüttü.
Sonra tarım geldi. Kadınların bilgisiyle ekinler yeşerdi, bereket arttı. Ama avlar azalınca, erkekler bu servete göz dikti. Savaşçı aklı, kadınların ürettiği zenginliği ele geçirdi. Mülkiyet doğdu; kadınlar, duygusal dünyalarıyla birlikte bu yeni düzende gölgede bırakıldı.
Ataerkillik yükseldi, savaşlar onun eseri oldu. Bugün savaşlar bize normal geliyor, çünkü başka bir dünya bilmiyoruz. Oysa her şey çok eskiden, o ipin ucunun kaçtığı yerde başladı.
Peki, ya şimdi? Barış, dişil değerlerle—empatiyle, iş birliğiyle—yeniden yazılabilir. İnsanlık, ortak bir hikâyeyle birleşebilir.