Hızın kutsandığı, görselliğin gerçeğin yerini aldığı bir çağda yaşıyoruz. Her şey birkaç saniyelik dikkat aralıklarına sığdırılıyor; duygular bile “story” ömrü kadar kısa, geçici, yüzeysel. Herkes birini arıyor aslında — sevilecek, hissedilecek, paylaşılacak birini. Ama kimsenin beklemeye, derinleşmeye, sabretmeye tahammülü kalmamış.
Aşk bile artık sabırsız bir tüketim nesnesi haline geldi. Tüketmek, çağımızın yeni ibadeti. Tüketmiyorsak eksik hissediyoruz; bekliyorsak zayıf, emek veriyorsak aptal sanılıyoruz. Oysa hakiki şeyler zaman ister. Derin bağlar, bir bakıştan fazlasını; gerçek duygular, bir mesajdan fazlasını gerektirir.
Ama ne yazık ki şimdi öyle bir noktadayız ki, bir şeyin kolayca tüketilememesi şüphe doğuruyor bizde. “Neden hemen bitmiyor?”, “Neden kolay değil?” diye soruyoruz. Halbuki belki de tam da o zorlukta saklı hakikat. Bizse hızla geçip gitmeye o kadar alıştık ki, kalıcılıkla karşılaşınca afallıyoruz.
İnsanlar birini istiyor ama kimse bir yüreğin ritmini gerçekten duymak için durmuyor. İşte tam da bu yüzden aşk, kaybolmuyor belki ama görünmezleşiyor. Gözümüz açık ama gönlümüz kör; arıyoruz ama neyi aradığımızı bile unuttuk.