Stefan Zweig, hârikulâde eserlerinin yanısıra , Dünya Edebiyatının önde gelen ustaları da dahil olmak üzere bir dizi biyografik çalışmaya da imzasını atmış son derece üretken bir yazardı. Hayatı ve sanat yaşamı, tüm Avrupa üzerine 1930 lardan itibaren kâbus gibi çöken Nazi Almanyası ve SS fanatizminden kurtuluşun aslâ mümkün olmayacağına dair tutulduğu ümitsizlik bunalımı sonucunda, eşiyle birlikte yerleştiği Brezilya'da beraberce intihar etmeleriyle son buldu.
Eğer bu şekilde son bulmasaydı ömrü, Zweig usta, daha kimlerin yaşam öyküsünü en ince teferruatına kadar yazacaktı kim bilir?
Balzac a gelince...
Hiç kuşkusuz, Dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük amirallerinden birisi olan Honore de Balzac, birçok sanatçının da kaderine uygun biçimde, çağının çok ötesinde, çağdaşları tarafından aslâ yeterince anlaşılamamış, olağanüstü bir dehâ, sınırsız bir hayâl gücü ve resmetme-canlandırma yeteneğiyle iki bin den fazla karaktere ölümsüz romanlarında hayat vermiş ele avuca sığmaz, durdurulamaz, çalışma temposuyla yarışılamaz, tutarsızlıklar, zıtlıklar, dengesizliklerle dolu yaşamı boyunca Dünya tarihinin gördüğü en başarılı ve üretken yazarlardan birisi olmasına ve aralıksız bir şekilde kaliteli eserler üretebilmesine rağmen, giriştiği hemen hemen tūm projelerinde maddeten iflâsa sürüklenen bir şanssızdı da.
Ailesi tarafından terk edilip dört yaşına kadar yabancı bir kadında, on yaşına kadar da yetiştirme yurdunda kalan, ardından da acımasız derecede sert bir hristiyan kolejinde kötü şartlarda yatılı okuyan Honore, bu süreçte özellikle, hastalıklı annesine karşı duyduğu sevgisizlik ve maddî yetersizlik, manevî ve fiziksel cezalar da dâhil acıklı şekilde yaşadığı tüm dramlar içerisinde, kendi kaptan köşkünü ve çift karakterli şahsi Dünyâsını yaratmıştır.
On dört yaşında