Gürsel Aytaç

Gürsel Aytaç

YazarDerleyenÇevirmen
8.1/10
151 Kişi
·
368
Okunma
·
13
Beğeni
·
1.292
Gösterim
Adı:
Gürsel Aytaç
Tam adı:
Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar, Yayıncı
Doğum:
Eskişehir, Türkiye, 27 Ağustos 1940
27 Ağustos 1940 yılında Eskişehir'de doğdu. Ankara Lisesini, A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 1962'de aynı bölüme asistan olarak girdi. Profesörlüğe yükseldi. Herman Hesse, Chr. M. Nilland, Thomas Mann, Henrich Böll üzerine araştırmalar yaptı. Gündoğan Edebiyat dergisini yönetti.
Kalbim öldü, bomboş bu dünya.
Hiçbir şey vermiyor artık arzulara.
Yanına al çocuğunu ne olur kutsal varlık,
Tattım yeterince yeryüzünü mutluluğunu ben,
Yaşadım, sevdim!"

Boş yere akıp gidiyor gözyaşları,
Diriltmez ölenleri bu acı yakınışlar;
Ama söyle, ne teselli eder, ne iyileştirir gönlü
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.
Ben, göksel varlık, yoksun komayacağım seni ondan.

Bırak boş yere aksın bu gözyaşları;
Diriltmesin ölenleri bu acı yakınışlar!
En tatlı mutluluk yas çeken gönül için,
Sevginin acısıyla yakınıştır,
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.
823 syf.
·22 günde·Puan vermedi
büyülü dağ; iyi ki grupla okuduk dediğimm ilk kitap olabilir. karantina sürecinde zaten sayfaları zor çevirirken karakter,konu,betimleme açısından böylesine yoğun bir eseri tek okusak belki 2 ay sürerdi fakat biz 15 günde her gün belirli sayfaları okuyup akşamında konuşarak, akılda soru işareti kalmaksızın okuduk bitirdik. en güzel yanı bu zeten; senin atladığın noktaya başkası değindiğinde iyi ki diyorsun. biz de aynen öyle söyledik. açıkçası ben okurken zorlanmadım evet çok ağır ilerledi fakat her yirmi sayfada bir yazarın zekasına ve kalemine hayran kaldığımdan çok severek okuduğum ve mutlaka tekrar okuyacağım klasikler listeme girmeyi başardı. konusu arka kapakta net bi şekilde yazılmış benim söyleyeceğim şey şu olur. okuyamadım, sıkıldım gibi söylemlere kulaklarınızı tıkayın ve Hamburglu genç gemi mühendisi Hans Castorp’un macerasını anlamaya araştırmaya ve sabırla her gün okumaya hazır bir şekilde kitabı alın elinize. aranızdan su sızmadan bitirin, zaten çeviri de muazzam anlaşılmayan yorucu bir dili yok sadece kitap edebi açıdan ağırlığıyla yorabilir ama bunu da başta söyledim bittiğinde iyi ki diyeceksiniz :) ben yazarın tüm kitaplarını okuyacağımı heyecanla belirtebilirim, hatta birini yine grubumla okuyacağız.
görselde diğer grup kitaplarımız da kendini göstermiş. Semerkant büyülü dağdan hemen sonraki yolculuğumuzdu, o bile bitti 3. kitaba geçtik. şuan gog okuyoruz. okudukça da büyüyoruz :) detaylar sabit storyde var lütfen oradan bakınız.. sevgiler çokça
.
180 syf.
Bu romanı okuma sebebim sadece bir alıntısını
görmüş olmamdı.
#61603268
•••
Dikkat! Spoil içeren alan..
•••
Rilke ve Malte üzerine..

Rilke'nin otobiyografik romanı olarak tanımlanan eser, yazarın kendi yaşamından pencereler açmaktadır. Olay sıralaması olmaması da bu romanı diğer romanlardan ayırır. Rilke de bu yüzden olacak ki eserini roman olarak görmez.

Mutsuz bir evliliğin oluşturduğu aile içinde büyümenin zorluğunu çeker. En sonunda aile boşanır ve annesi Rilke'yi yanına alır. 6 yaşına gelene kadar annesi tarafından kız elbiseleri giydirilerek büyütülür. Annesine karşı duyguları karmaşık bir hal alır, nefret ve sevgi arasında sıkışmıştır. Annesinin en büyük katkısı Fransızca'yı öğretmesidir.
Rilke'nin hayatında dönüm noktalarından biri Lou Salomé ile tanışmasıdır. Her ruhsal çöküntüsünde sığınacak bir liman olur.
Bir başka nokta ise Rilke'nin evlenmesidir.
Çevresi tarafından evleneceğine ihtimal verilmezken ve bu evliliğin yazarın ruh sağlığı açısından yanlış olacağını düşünen Salomé'nin karşı durmasına rağmen 1901'de heykeltraş olan Clara Westhoff ile evlenir. Bu evlilik onlar için " iki yalnızlık"tan kurulu olacağını bilirler. (Ruth isimli bir kızları olur.)

1904'te Malte Laurids Brigge'nin Notları'ni kaleme almaya başlar, 1910'a kadar sürer.
Yazarın kendi yaşamını anlatan bu roman dünya edebiyatında önemli eserlerinden biri olur. Çünkü hepimizin bildiği klasik romanlar gibi değildir. Konusu ve olay sıralamaları yoktur bu sebeple yazılanları birkaç cümle ile aktarmak neredeyse imkansızdır.
Bununla ilgili olarak Rilke bir mektubunda:

"Sanki bir çekmecede darmadağın kağıtlar bulunmuş da ilk anda bir şey bulunmadığı için onlarla yetinilmek gerekiyormuş gibi bir durum bu. Sanatçı gözüyle, kötü bir birim, ama insan açısından mümkün. Bunların ardında ortaya çıkan şey, birbiriyle bağıntılı güçlerin hayal meyal ilişkisi ve bir çeşit hayat eskizi." diyerek dile getirir.

Malte 28 yaşında bir şairdir, ruhsal durumu iyi olmayıp sürekli bir huzursuzluk hakimdir hayatına.

"Görmeyi öğreniyorum!" der Malte, görünenden çok görülmeyeni merak eder, bunu kendine yüklenmiş bir sorumluluk gibi sahip çıkar.

"Bir sürü insan var ama çok daha fazla çehre var, çünkü her bir insanda birden çok var. (...) birden fazla çehreleri olduğuna göre, öbürleriyle ne yapıyorlar?"
Malte korkuyor ama onun korkusu herhangi bir varlığa ya da duruma karşı değil. O korkunun kendisinden korkuyor. Bu huzursuzluğunu yenebilmek için kendini yazmaya veriyor..

"Korkuya karşı bir şey yaptım. Bütün gece oturdum ve yazdım ve şimdi Ulsgard'ın kırlarında uzun bir yol yürümüş gibi yorgunum."
Saf korkunun yanında ölüm de vardır. Ve bunun için şöyle der:

"Eskiden insanın, ölümü bir meyvenin çekirdeği gibi içinde taşıdığını biliyorlardı (belki de bunu seziyorlardı). Çocukların içindeki küçüktü, büyüklerininki büyük. Kadınlarınki kucaklarında, erkeklerinki göğüslerinde."


Farklı motifleri içeren bir kitap olduğundan hepsine değinmek istemedim. Buraya kadar okuyup gelen varsa teşekkür ederim. :)) Ve eğer biraz olsun merak uyandırdıysa kitabı oku.. Dediğim gibi kurulu bir kurgusu yok, bu yüzden sıkıcı gibi gelebilir.

Ama bir kez tanışırsan ve hayatına bakarsan seversin.
Bitti..
376 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10 puan
Thomas Mann’ın “Lotte Weimar’da”sını sonunda bitirdim; ama ben de bittim:) Zorlu bir okuma serüveni oldu benim için.

Önce konusuna ilişkin genel bir bilgi vereyim: Bu romanı okumadan önce mutlaka, ama mutlaka Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları”nı okumuş olmalısınız. Hatta Goethe’nin yaşadığı dönem ve hayatı hakkında da bilgi sahibi olmanız gerekir ki romandan zevk alabilesiniz.

Goethe gençlik yıllarında kaleme aldığı ve kendisini büyük üne kavuşturan "Genç Werther’in Acıları"nda Werther’in arkadaşının nişanlısı Charlotte’a duyduğu umutsuz aşkı anlatır. Öyle ki yayınlandığı dönem gençleri çok etkileyen, intiharlara yol açtığı için eleştirilen, aşık Werther’in masum çaresizliği baskılayıcı kurallara da bir manifesto olarak görüldüğünden toplumsal hayatta fırtınalar koparan bu melankolik roman, Goethe’nin ününün temelini oluşturmuştur. Hikaye büyük ölçüde Goethe’nin kendi hayatından izler taşır; zira Goethe de gençliğinde, hukuk stajını yaptığı Wetzlar’da yakın arkadaşı Johann Christian Kestner’in nişanlısı Charlotte Buff’a aşık olmuştur, ancak Charlotte Goethe’yi değil Kestner’i seçer, Goethe de yüreğine taş basıp Wetzlar’dan ayrılır.

Mann bu kurgusal romanında Goethe ile Lotte’yi 40 yıl sonra tekrar buluşturur; Charlotte 63, Goethe 67 yaşındadır artık. Kızkardeşini ziyaret etme bahanesi ile Weimar’a gelen Charlotte duldur; Kestner ile uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdürmüş ve 11 çocuk vermiştir ona. Goethe ise Almanların büyük dahisi, eşsiz Goethe’sidir artık; şiir ve düzyazı alanında dünyaca tanınan bir üstad olmanın ötesinde doğa bilimleri, resim, tiyatro ile de ilgilenen, hatta ölümüne yakın son döneminde İslamiyet ve Doğu uygarlığına da merak salan ve çok büyük saygı duyulan bir siyasetçidir.

Mann Charlotte ile Goethe’yi romanın ancak son çeyreğinde karşı karşıya getirir; zira romanın uzun bir kısmında Goethe’nin edebi kişiliğini ve siyasi duruşunu tanıdıklarının ağzından tartışmayı seçmiştir.

Kızıyla Weimar’ı ziyaret eden ve gençliğindeki tutkulu aşığını görmek ve ona kendini hatırlatmak isteyen Charlotte’u tanırız önce. Bu halka mal olmuş güzel kahramanı görmek için kaldığı otelin önünde bekleyen kalabalık içerisinden peş peşe birkaç ziyaretçisi olur; ilk konuk Miss Rose Cuzzle isimli bir Amerikalı gazetecidir ki; aslında Goethe değil Mann’ın hayatından bir yansımadır; kendisi ile 1826 yılında Paris’te röportaj yapan ve çok etkilendiği Marcus Aurelius Goodrich’tir temsil edilen.

Akabinde Goethe’nin sekreteri ve yardımcısı Dr Riemer’i tanırız ve ziyareti ile bir yandan dehasına hayran olduğu, öte yandan bu eşsiz zekasıyla kendisini tutsak alan üstadına serzenişte bulunduğu bir iç çatışmaya şahit oluruz. Goethe’nin çekiminden çıkmak isteyen, kendi başına bir kariyer yapmayı hedefleyen ama onun bu eşsiz etki alanından çıkamayıp çaresizce çırpınan bir Riemer vardır karşımızda bize bu karizmatik dahiyi tanıtan. Goethe onun için bir sanat tanrısıdır; coşkulu ama mütevazi, bilge, hürmet edilir, sözü dinlenir, kendinden nice mucizeler beklenir bir muktedir. Ama aynı zamanda bencil, sabırsız, mükemmelliyetçi, yakınlarının hislerine karşı duyarsız, hep kendi kafası içindekilerle meşgul bir dahi. Riemer’in ziyareti sırasında Mann o meşhur sanatçı sorunsalına da atıfta bulunur ve tabiat yani doğal olan ile düşünselliği arasına sıkışmış sanatçıyı tartışır bizlerle.

Kapıda Adele Schopenhauer belirir, meşhur filozof Arthur Schopenhauer’in ablası; ve bizlerle Goethe’nin özel hayatını paylaşmak için girer sahneye. Onun ağzından Goethe’nin yıllar boyunca metres hayatı yaşadığı ve soylu olmadığı için sosyeteye kabul edilmeyen Vulpuis’a aşkını öğreniriz. Goethe bu neşeli, eğlenceyi seven ancak hafif meşrep bulunan metresi ile uzun yıllar birlikte yaşar, hatta tüm geleneklere aykırı şekilde evlenir onunla yıllar sonra. Oğulları August ise en büyük yardımcısı olacaktır.

Charlotte’un son ziyaretçisi August onu babası ile bir öğle yemeğine davet ederken bir yandan da içindeki hüznü yansıtır. Babasının gölgesinde kaldığı için kendini ispatlama şansı bulamayan, babasının siyasi etkinliği sayesinde devlet görevinde çabasız, hızlı yükselmesi ve askerden kaçması ile özellikle gençliğin şiddetlerini üstüne çeken yakışıklı August çareyi günübirlik ilişkilerde ve içkide aramaktadır. O kadar gölgede kalmıştır ki kendi bile bilmez yeteneğini ve ne yapmak istediğini. Bilir ki, evlenmeyi istediği güzeller güzeli Ottilie von Pogwisch bile aslında August’a değil, hayranı olduğu Goethe ile aynı evde yaşama fikrine evet der. Nitekim August içki ve kötü yaşamı nedeniyle hayata çok erken veda edecek, aristokrasinin içinden gelmesine karşın sosyalizme ve Prusya milliyetçiliğine inanan ve sosyalizmin erken dönem önemli temsilcilerinden olan Ottilie ise zıt düşüncedeki saygıdeğer kayınbabasına ölümüne kadar bakacak, hatta Faust’u yazarken ona yardım edecektir.

Charlotte, Goethe ile bir araya geldiği öğle yemeğinde romantik beklentilerinden uzaklaşır ve soğuk gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Karşısındaki bu saygıdeğer, etkili ve karizmatik adam; Almanların medarı iftiharı, kimseye konuşma fırsatı vermeden ortamı domine eden, keyfince daldan dala atlayarak konuşan, delilik ile dahilik arasında süzülen ağır top Lotte’nin gençlik anılarındaki nazik, kırılgan, tutkulu gençten çok farklıdır. Hayat her ikisini de farklı yönlere savurmuştur ve Lotte bu hayal kırıklığını, belki de Goethe’nin hayatından geçen herkesi temsilen, son sayfalarda haykırır: “Çevrendeki herkes senin büyüklüğünün kurbanı değil de ne? Ah, fedakarlık etmek fevkaladedir, ama kurban olmak, acı bir kader!”

Büyük dahi Goethe’yi ve sanatını tanımak, yaşadığı dönemi ve politik duruşunu anlamak isterseniz, Mann’ın bu romanından hoşlanabilirsiniz; zira Goethe’nin yaşadığı dönemde de çok tartışılan ve tepki çeken milliyetçiliğe karşı duruşu, Avrupa’daki milliyetçilik akımlarının bu büyük uygarlıkları çöküşe sürükleyeceği öngörüsü ve birleşik Avrupa hayali; aynı hayallerle yaşayan ve yaşadığı şanssız dönemde bu yüzden Hitler’den kaçmak zorunda kalan Mann’ın kaleminden satır aralarında kısa, ama ustalıkla verilmiş. Ancak iç monologlar ve bilinç akım tekniği ile ilerleyen, kısa kesik cümlelerle konudan konuya atlayan anlatım tarzı beni çok zorladı; Mann’ı sevsem de okurken en çok zorlandığım romanı oldu. Bu tarza sabrınız ve konuya ilginiz yok ise boşuna zorlanmayın derim.
352 syf.
Bugüne kadar birçok kez Zweig okudum, hepsini de zevkle ve neredeyse bir solukta diyebileceğim şekilde.

Bunların içinde, okuduğum bu son kitabın serisi şeklinde değerlendirilebilecek Üç Büyük Usta ve Hayatının Şiirini Yazanlar da vardı.

Onları diğer kitaplarına kıyasla daha çok beğenmiş, onlardan daha çok beslenmiştim... Aynı beklentiler içinde elime aldığım bu kitapta ise yaşadığım tam bir düş kırıklığı...

Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum ne Zweig'a ne de farklı bir yazara ait başka bir kitap hatırlamıyorum. Ama bu, öyle zannediyorum ki kitabın kalitesizliği sebebiyle değil, çevirinin yetersizliği yüzünden...

Okumayı düşünüyorsanız kesinlikle başka bir çeviriyi tercih edin derim. Ben başka bir çeviriden mümkün olursa tekrar okumayı düşünüyorum çünkü..
208 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Her saat beni böyle sıkan nedir?
Hayat kısa, gün uzundur.
Ve kalp daima ilerlemeyi özler,
Göğe doğru mu, tam olarak bilmiyorum;
Ama hep ilerlemek ilerlemek istiyor.
#goethe #batıdoğudivanı
Faust öncesi okumam gereken kitaplar arasında yerini alan bu kitap, Goethe'nin yaşlılık eserleri arasında yer alıyor. Hâfız'ın Hatem adlı, yaşını başını almış ama gönlü genç kahramanı, Goethe'nin kendi hayatıyla benzer yanlarını keşfederek adeta bir filizlenme gerçekleşiyor.
Goethe, Doğu Batı Divanı üzerinde çalışırken, Wiesbaden kentinde, kendinden otuz beş yaş küçük Marianne von Willemer’e aşık olur. Goethe’nin Züleyha şiirlerinin ilham kaynağı olan Marianne, ayrıca bizzat Doğu Batı Divanı için şiirler de yazmıştır.
Hatem'in sevgilisi olan Züleyha'da Goethe'nin aşık olduğu Marianne'ye olan içsel duyguları bir anda çiçek açmaya başlar; ve Goethe nin mısralarında can bulmasının sebebi de ona duyduğu aşkın tarifi olsa gerek. Kendi üslubunu koruyan Goethe, devrik cümlelerle yine kendini farklı kılmayı başarmış. İçerik olarak Şark edebiyatında karşılaştığımız gül, bülbül, tutku, aşk motifleri ilmek ilmek işlemiş. Leyla Mecnun gibi aşk hikâyelerinin de yer aldığı eser, Antik Roma -Yunan mitolojisinin kırıntılarını da içinde barındırıyorBana göre Goethe'nin İslam'a karşı duyduğu özel ilgi de, ona ilham kaynağı olmuş
Severek okuduğum bu eser, meraklıları için farklı bir deneyim olacaktır.
Okunacak çok, paylaşılacak daha çokkk kitabımız var
376 syf.
·18 günde·Beğendi·Puan vermedi
Lotte Weimar’da, Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanını sevenler için çekici bir okuma olabilir.Ben sevmemiştim.Thomas Mann’ı en çok etkileyen yazarın Goethe olduğunu söylemek mümkün.
Genç Werther’in Acıları romanının Charlotte’ı yıllar sonra, sanat ve ününün doruğunda olan Goethe ile hem bir romanın kahramanı olmanın zevkini çıkarmak, hem de Goethe’nin onu bir romanın kahramanı yaptığı için sitem etmek amacıyla Weimar’da karşılaşmak ister.
Goethe ve Charlotte’un karşı karşıya gelmesi için romanın sonlarına kadar sabretmek gerekiyor.
Charlotte, Goethe ile karşılaşmadan önce, ünlüler koleksiyoncusu Miss Cuzzle, Goethe’nin sekreteri Dr.Riemer, Weimar sosyetesinden Schopenhauer’in kızı Adele ve Goethe’nin oğlu August ile bir araya gelip onlardan dinliyor Goethe’yi.
Romanın asıl kahramanı Goethe karşımıza çıkmadan çeşitli figürler aracılığıyla çeşitli görüş açılarından aydınlatılır.Çok yönlü aydınlatma tekniği deniyormuş bu tekniğe.
Bir şey daha öğrendim.
Tüm bu karakterlerin yaşlı,eşini kaybetmiş, bolca çocuk doğurmuş Lotte’nin odasına ardı ardına misafir olmaları oldukça komik geldi bana.
Kitabın 7. bölümünde Goethe ile karşılaşıyoruz artık.Uzunca bir iç konuşmaya tanıklık ediyoruz.Bu bölüm nedeniyle James Joyce ve Thomas Mann sık sık karşılaştırılmış.
Goethe ve Lotte’nin karşılaşması hakkında şunu söyleyebilirim ki kimse bıraktığınız yerde ve bıraktığınız kişi olarak kalmaz.Değişmeyen tek şey değişimdir.
Lotte Weimer’da okuduğum en zor Thomas Mann kitabıydı.Salgının şokunu yaşadığımız ilk günlere geldiğinden de olabilir ama çok zor bitirdim kitabı.
136 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Nietzsche'nin yayınlanmamış 5 kitabına önsöz olarak yazdığı metinler ve Presokratik Antik Yunan filozoflarının felsefelerine ilişkin felsefe tarihi niteliğinde incelemeleri yer alıyor.
Platon'dan önceki filozofları saf karakterler, Platon'u ise karmaşık karakter olarak tanımlıyor. Bunun sebebi ise Platon'un kendisinden önceki filozofların felsefelerinden esinlenmesidir. Nietzsche'nin bu kitabında da Herakleitos'a karşı hayranlığını ve felsefesini benimsediğini görebiliriz. Herakleitos çağdaşlarına göre yalnız kalmayı, melankoliyi seven biri olduğu için ağlayan filozof olarak sıfatlandırmış. Belki de bu yüzden Nietzsche, Wagner'e olan sevgisi gibi Herakleitos'ta da acı çeken, hayatın ve doğanın içindeki savaşı gören bir duygudaşlık hissettiğinden kendine yakın görmüştür.
Bu kitapta Nietzsche'nin sanat üzerinden komünizm sosyalizm ve liberalizm eleştirilerini görebiliriz. (Syf. 21,22) Devletlerin, siyaset ve toplum aracılığıyla kendilerini zenginleştirme aleti olarak kötüye kullanmayı öğrendiklerini, güç istenci ile savaş yaptıklarını, devletlerin yine vatan sevgisi, hükümdar sevgisi içinde kendinden etik bir hamle yaratarak toplumun yüksek bir göreve hizmet ettiğini işaret eder. Bunun siyasetin tehlikeli bir karakteri olduğunu düşünür. (Syf. 26)
226 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Bir Stefan Zweig kitabının daha sonuna gelmiş bulunuyorum... Normal de biyografi kitaplarını sevmem fakat hem Zweig kalemi hem de Hölderlin, Kleist,Nietszche'nin hayata bakışları yaşanmışlıkları hatta yasamayislari bu kitapta seri ve akıcı okumama sebep olmuştur:) Her zaman yapmak istedikleriniz değil de yapmanız gereken durumlar olabilir.Ve de gerçekten yapacaginizda herşeyin bambaşka olacağına inanıp yaptığınız şeyler işte Hölderlin 'in hayati beni etkileyen en can alıcı tarafı....

"Ve bazen hayata geri dönebilmek için gitmek gerekir."
Hölderlin.
136 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Nietzsche 1844 yılında Almanya'da doğan rastgele bir çocuk, 1900 senesinde Almanya'da ölen dâhi bir filozof. Antik Yunan dönemlerinden birçok filozofu ve düşünceleri anlatıp bağdaştırdığı bir eser yaratmış. Kitabın başında yazılmamış kitaplardan beş önsöz yer almakta. Kitabın sonunda ise ahlâk ve bilincin kişi üzerinde ki öz izleniminden bahsetmekte. Nietzsche "Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe" adlı kitabında sadece Yunan felsefesini yansıtmıyor; dünya felsefesinden Yunan felsefesine akan bilgi akışının Yunanistanı nasıl etkilediğini ve Yunan ahlâkından bahsetmektedir. Kitap enfes bir şekilde çevrilmiş olup; orijinal eserden çok bir şey kaybetmemiştir. Yoğun bilgi akışı içeren bu kitabı şiddetle tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gürsel Aytaç
Tam adı:
Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar, Yayıncı
Doğum:
Eskişehir, Türkiye, 27 Ağustos 1940
27 Ağustos 1940 yılında Eskişehir'de doğdu. Ankara Lisesini, A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 1962'de aynı bölüme asistan olarak girdi. Profesörlüğe yükseldi. Herman Hesse, Chr. M. Nilland, Thomas Mann, Henrich Böll üzerine araştırmalar yaptı. Gündoğan Edebiyat dergisini yönetti.

Yazar istatistikleri

  • 13 okur beğendi.
  • 368 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 560 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.