Onun bütün hayatı sadece uçurumdan kaçıştır, sadece derinliğe doğru bir koşudur, korkunç, acılı, kalbini sıkıştıran, soluk soluğa bir kovalamacadır; işte bu yüzdendir o çığlık, eziyetten yorulmuş halde nihayet kendini derinliğe bıraktığında attığı o harika ama aynı zamanda dehşet verici çığlık.
Kleist onun kendisini nereye sürdüğünü bilir. Başından itibaren bunun farkındadır: Uçuruma... Kleist'ın uçurumu içeridedir, bu yüzden ondan kaçamaz. Onu kendi gölgesi gibi hep yanında taşır.
Nietzsche sürekli şehir, Beethoven sürekli ev değiştirmiştir, bu yüzden Lenau kıtadan kıtaya fırlatılıp durmuştur: Hepsinin içinde hayat huzursuzluğunun korkunç kırbacı, varoluşun trajik kararsızlığı vardır. Hepsi de bilinmeyen bir gücün kovaladıklarıdır, ondan asla kaçamazlar, ona mahkumdurlar.
O sadece aşırı gerilmiş bir yaydan fırlar ve kendinden uzağa düşer. Kendi kendinden kaçmak ister, hızla koşarak içindeki bir şeyi şiddetle geride bırakmak ister, tıpkı ateşli bir hastanın yastık değiştirmesi gibi şehir değiştirir.