Cengiz Aytmatov’un kaleminden çıkan her hikâye, insana yaşamı yeniden düşündürüyor ama “Elveda Gülsarı” bambaşka bir sızı bırakıyor insanın içinde.
Bu kitapta, bir insanla bir atın arasında kurulan o sessiz ama güçlü dostluğu okuyorsunuz.
Gülsarı sadece bir at değil; sadakatin, emeğin, zamanın ve kaybolan değerlerin sembolü gibi geldi bana.
Tanabay’ın gözünden hem bir dostluğun yavaşça elden kayışını hem de bir dönemin, bir hayatın değişimini görüyorsunuz. Her satır, geçmişe duyulan özlemle, yaşananlara duyulan pişmanlıkla dolu.
Cengiz Aytmatov’un en sevdiğim yanı, doğayı büyüleci bir şekilde anlatması. Bunu her kitabında yapıyor. Yazarın kaleminden dökülen her satırda doğayı, tabiatı derinden içimde hissediyorum... Yazar doğayı öyle gerçekçi, öyle canlı anlatıyor ki kitaplarını okurken kendimi o uçsuz bucaksız kırların ortasında buluyorum...
Yazar, Elveda Gülsarı kitabında da doğayı öyle ustalıkla yansıtmış ki kitabı okurken rüzgârın sesini, toprağın kokusunu, Gülsarı’nın kalp atışlarını neredeyse içimde hissettim... Kendimi bozkırda, Gülsarı’nın yanında hissettim.
Bazı kitaplar biter ama etkisi kalır ya…
“Elveda Gülsarı” tam olarak öyle bir kitaptı benim için...
Kısacası; “Elveda Gülsarı”, sadece bir veda değil, bir dostluğun ve bir insanın iç dünyasının hesaplaşması...
Son sayfayı kapattığınız da bir sessizlik kalıyor içinizde … ağır ve hüzünlü bir sessizlik...