"Karıkoca birbirini seviyorsa, aralarında nelerin geçtiğini hiç kimse, hiç kimse bilmemelidir. Aralarında nasıl bir kavga geçmiş olursa olsun, öz annelerinden bile onlara hakemlik yapmasını istememelidirler. Kendi hakemleri kendileri olmalıdır. Tanrısal bir sırdır sevgi ve ne olmuş olursa olsun, yabancı gözlerden sakınılmalıdır. Bu daha kutsal, daha güzel yapar sevgiyi. Birbirlerine daha çok saygı duyarlar, karşılıklı saygıda ise güzel çok şey vardır."
Birinci Dünya Savaşı sonrası bir kolunu kaybeden Ahmet Celal, emirerinin tavsiyesi üzerine köye yerleşir. Bir aydın ve vatansever kimliğiyle geldiği bu köyde "yaban" damgasıyla, kendisinden çok uzak kişiliklerle beraber olanaksızlıklar ve cehaletin içerisinde hayatına şekil vermeye çalışır. Kâh kavga eder kâh alır başını, içinde bulunduğu topluma adapte olmaya çalışan yorgun düşmüş bedenini sükunete davet etmek için ıssız çayırlara gezinti yapar. Yazar, o dönemdeki köylünün ve köy hayatının zorluklarından sitem etmekle, onlara içten içe kızmakla beraber bu bir köşede unutulmuş onca yaşantıların ve cehaletin faturasını kendisine, bu toplumdan kendini soyutlamış bireylere ve de aydın kesimin ihmaline keser. Akıcı bulduğum ve yalın bir dille yazılmış bu roman, dönemin insanlarını günümüzle karşılaştırmanızı sağlayacak. Sadece romanın bahsettiği dönemde takılıp kalmamalı ve şu an da ihmal ettiğimiz yardıma ihtiyaç duyan onca topluluğun ya da bireylerin yaşamını düşünüp romanı günümüze uyarlamalıyız. Peki sorumlu tutulduğumuz bu yaşamları nasıl minimuma indirgeriz? Bu sorunun cevabını kendi ütopyanızı oluşturarak cevap verin. Minimuma indirgememiz dileğiyle...
Tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.