Hartum Üniversitesi'nde, Musul'un bahçelerinde veya Halep kahvelerinde erkek ve kız üniversite öğrencileri arasında yaşanmış olabilecek tartışmaları düşünüyorum; bu gençlerin ellerinden düşürmedikleri Gramsci'nin kitaplarını, oynadıkları veya alkışladıkları Bertol Brecht piyeslerini, Nâzım Hikmet veya Paul Eluard şiirlerini, içlerini kıpır kıpır yapan devrimci şarkıları, tepki verdikleri olayları - Vietnam Savaşı, Lumumba'nın öldürülmesi, Mandela'nın hapse atılması, Gagarin'in uzay yolculuğu veya "Che" Nin ölümünü- düşünüyorum. Ve bütün bunlardan da fazla, Afgan ya da Yemenli kız öğrencilerin altmışlı yılların fotoğraflarında hala ışıldayan gülümsemelerini derin bir nostaljyle düşünüyorum. Sonra bugün aynı yerlerde, aynı sokaklarda, aynı amfiteatrlarda dolaşanların küçük, kasvetli, hüzünlü ve çelimsiz evreniyle karşılaştırıyorum...
Doğduğum ülkenin tarihi çok şey anlatabilir. Yüzyıllar boyunca buyruklar İstanbul'dan Babıali'den gelirdi. Cebel-i Lübnan ancak Osmanlı'nın son zamanlarında, artık sultana kendi şartlarını dayatabilen çok daha güçlü hükümdarlar ortaya çıktığında onların cenderesinden sıyrılabildi.
Ama bir Babıali'ye itaat etme alışkanlığı yok olmadı. Artık buyruklar İstanbul'dan değil, Washington'dan, Moskova'dan, Paris'ten, Londra'dan, aynı zamanda Kahire, Şam, Tahran veya Riyad gibi bazı bölgesel başkentlerden bekleniyordu.
Dünün o görkemli yaratıcılarının torunları, uygarlıklarının itibarını yükselteceklerine; matematik, mimari, tıp veya felsefede insanlık serüvenine yaptığı katkının altını çizeceklerine; çağdaşlarına Kordoba'nın, Granada'nın, Fas'ın, İskenderiye'nin, Sirte'nin, Bağdat'ın, Şam'ın veya Halep'in parlak devirlerini hatırlatacaklarına, emanetçisi oldukları mirasa layık olmadıklarını gösteriyorlar. Hatta uygarlıklarının aleyhinde olanları haklı çıkarmak istercesine, o uygarlığa aşık olanların yüzünü sanki bilerek kızartıyorlar.
Nasıl ki en iyi perdahlanmış demir bile paslanmaya uzak değilse, en medeni imparatorluklar da her zaman barbarlığa aynı ölçüde yakın olacaktır; metaller gibi milletlerin de sadece dış yüzeyleri parlar.
Yurttaşlar haklarını elde etmek için devlete yöneleceklerine, kendi cemaatlerine yöneticilerine başvurmayı daha faydalı buluyordu. O zaman cemaatler, zümreler veya silahlı milisler tarafından yönetilen ve kendi çıkarlarını ulusal çıkarın üzerine koyan özerk derebeyliklere dönüştü.
İşin aslı ve bunu ömrümün akşamında sonsuz bir hüzünle yazıyorum, çocuğu tutup pis suyu atacağımıza tam tersini yaptık. Çocuğu atıp geride sadece pis suyu bıraktık. Gelecek vaat eden hiçbi şey gelişemedi, çelimsiz kaldı. Endişe verici, sağlıksız olan ve kalıcı olmayacağını umduğumuz her şey ise hiç olmadığı kadar sağlam bir şekilde yerleşti.