İnsan; büyüdükçe, hayallerle beslenir, yalanlarla uyutulur, şefkatli kandırmacalarla,
pembe rüyalarla zamanını öldürür.
Ama içindeki Kurt, hep gerçeğin izini sürer ve
her zaman kulağının dibinde fısıldar:
“Gerçeği söyle! Gerçeği bil! Gerçeği yaşa!”
Bu ses; kalbinin, karakterinin en derin mağaralarında yaşayan Kurtların sesidir aslında.
Nietzsche’nin çelik gibi soğuk kahkahası,
Jung’un karanlıkta yankılanan ayak sesleri,
Herakleitos’un akan ırmağı,
Mevlana’nın susarak söylediği hakikat,
Shakespeare’in kelimelerin arasına
gizlediği kanlı kristal.
Hepsi farklı dillerde aynı şeyi fısıldar:
“Acıtsa da, gerçek ol! Gerçeği iste!”
Çünkü insan; gerçeği istediği gün personalarından arınır, kendi karakterini yaratır ve Ruhunu doğurur.
Yalanlar, uykudur.
Gerçek, uyanıştır.
Yalanlar, seni sevilir gösterir.
Gerçek, seni özgür kılar.
Yalanlar, alkışlatır.
Gerçek, yalnız bırakır – ama o yalnızlıkta Tanrıların yürüdüğü yolu yürürsün.
Karakterlerini keşfeden kutsal ruhlar bilir ki:
Gerçeği taşımak, koca bir dağı sırtlamaktır.
Ama o dağın zirvesinden gördüğün manzara,
en derin mutluluktur.
Yalanlarla oyalanmaksa,
gölgeden su içmeye çalışmaktır; susuzlukta boğulursun.
Sana gerçeklik sunan düşmanına sarılır,
yalan okyanusunda dans ettiren sevgini öldürürsün.
Ve en sonunda, ruhun en asil arzusu
mutluluk ya da teselli değil,
saf gerçektir.
Çünkü o gerçek, ona kim olduğunu hatırlatır.
Ve kim olduğunu bilen ruh,
hiçbir zaman korkmaz.
Çünkü bilir ki, korkunun ötesinde
yalnızca gerçek vardır,
Ve gerçek…
korkudan daha kutsaldır.
Ve Wolf bunun üzerine ekler; “Saf gerçeklerle karşımda duramayan Tanrı`da olsa, lanet olsun.”
EMRE WOLF