EMRE WOLF

Puan vermedi·128 syf.··
2024 107. kitabı
Woolf’un aforizmaları farklı konulara odaklanıyor onlardan biri de şöyle; “Bizlerin giysileri değil de, giysilerin bizi giydiğini savunan görüşü destekleyecek çok şey var; kolumuzun veya göğsümüzün şeklini almalarını sağlıyor olabiliriz ancak onlar bizim yüreklerimize, beyinlerimize, ifade biçimlerimize canlarının istediği gibi şekil verirler.” Katılmak gerekir bu fikre her şeyin neredeyse imajlara hapsedildiği bir dünya hali içerisindeyiz. Ne düşündüğümüzden, derinliğimizin ne olduğundan, kalbimizin ne hissettiğinden daha çok görünüşlerle ilgili değil miyiz? Buna bir de tüketim kültürünün etkisi eklenince fark ediyoruz ki aslında hepimiz aynı markaların etiketleri altındayız. Aynı şeyleri giymeye çalışıp, aynı ortamlarda takılmaya gayret ediyoruz. Sistemin barkotlu ürünleri gibiyiz. Kendimizin, sadece düşünsel anlamda değil bedensel anlamda da farklı olduğunun ayırdında değiliz. İşte bu nedenle biz giysileri giymiyoruz onlar bizi giyiyor. Halimizi, tavrımızı her şeyimizi belirliyor. Herkes gibi olmanın güveniyle ancak var edebiliyoruz kendimizi. Ve aslında şekilli, biçimli, kendimizin çok uzağında bir yerde `simülasyon` bir varlık gösteriyoruz. “Kendim olmak için kaydediyorum. Başka insanların gözlerindeki ışığa ihtiyacım var ve tam da bu nedenle kendimin ne olduğundan bütünüyle emin olamıyorum.” diyor Woolf. Bu da sanırım yine yukarıda bahsettiğimiz durumla ilgili. Başkalarının gözlerindeki ışığı ararken kendi gözümüzün ışığını kaybediyoruz. Çünkü kendimizi nasıl gördüğümüzden çok başkalarının gözündeki halimizle ilgiliyiz. Ve işte bundan dolayıdır ki kendimizin ne olduğunu bir türlü bulamıyoruz. Bentham’ın Panoptikon’unun içerisinde yaşıyor gibiyiz. Sanki her yerde bizi gözetleyen farkında olmadığımız gözler var ve biz hep o gözlere göre hareket etmek zorundayız.
Alıntı
AforizmalarVirginia Woolf · Siyah Beyaz Yayınları · 2020416 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi
Thomas More’un ve William Morris’in dile getirdikleri özlem’in, yani her çeşit kötülükten arınmış, tertemiz, yepyeni, bambaşka bir dünyada özgürlük ve mutluluk içinde yaşama özlem’inin, insanoğlunun benliğinde öylesine derin kökleri var ki, ütopyaların hep yazılacağı umuluyordu. 20. yüzyılda yine geleceği ele alan birçok kitap yazıldığı halde, bunlar yeryüzü cennetlerini değil, yeryüzü cehennemlerini anlatmaya başladılar. Karanlık bir kötümserliği yansıtan bu kitaplara artık ütopya denilemeyeceği için, eleştirmenler bu anti-ütopyalara yeni bir ad bularak ‘dystopia’ dediler. Eskiden ütopya yazarları ilerici kişilerdi. ‘Durum kötüdür; eğer bu ya da şu yöntemi uygularsak, durumu iyileştirir’ diye düşünürlerdi. Şimdiki dystopia yazarları ise tutucu hatta gerici kişilerdir en azından kalem ellerindeyken. ‘Durum kötüdür; durumu iyileştirebilecek hiçbir çare olmadığına göre, ilerde bin kat daha kötü olacaktır.’ diye düşünmektedirler. En azından kalem ellerindeyken. Şüphesiz bu dinin ilk emri şudur ki; ticari kaygı güdünü geliştir! Haksızlık yapmak kötüdür elbet, o yüzden bir diğer varsayım ise, her şeyin zıttı olabileceği, karanlığı bilmeden aydınlığı anlayamayacağımız gerçeği. Ancak yine konu şudur ki; yazmak sıradan bir eylem değil, yeni bir doğum yeni bir enerjisel yaratma şeklidir. Yazılan ve çizilen her şeyin enerjisel bir yaratıcı gücü olmasaydı bugüne dek ulaşan eski yazıtlarda ve ideolojilerde yalnızca ütopyalar kalırdı. Bu yüzden, yazmak kutsal bir güçtür. En iyi ütopya yazarları ise ancak en iyi dystopia görürleridir. `EmreWolf
Alıntı
UtopiaThomas More · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202024,6bin okunma
Puan vermedi·69 syf.··
2024 13. kitabı
Stefan Zweig psikolojik temelli kitaplarıyla bilinen bir yazardır. Sigmund Freud’dan etkilendiği bilindiği gibi kitaplarında da psikanaliz yöntemini adeta yazdığı karakterlere uygulayarak onların iç dünyasını bize yansıtmaktadır. Olağanüstü Bir Gece; yazarın çok bilinen kitaplarından biri olmakla birlikte kitap bittiğinde bu tanınmışlığın hakkını verdiğini görüyoruz. Adını öğrenemediğimiz karakterimizin bir gecede başından geçen olayları yazmaya karar vermesiyle, karakterin kendi anlatımıyla yaşadıkları bize sunulmaktadır. Tesadüfen yaşanan ve kimseye anlatmadığı olay örgüsünü yazarak geride bırakmak ve kendi içinde çözümleyebilmek için kelimelere dökmeye karar verir. Derinden sarsıldığı ve kendisini bulmasını sağlayan bu olayları sırasıyla bize aktarmaktadır. 7 Haziran 1913 tarihinde karakterin Viyana’da bir faytona binmesiyle olay örgüsü başlar. Karakterimiz öncelikle geçmiş yaşantısından ve buna bağlı yaşadığı duygu kaybından bahsetmektedir. Arabacının at yarışlarını hatırlatmasıyla yarışı izlemeye karar verir. Tribünde gördüğü bir kadınla ilgili kurduğu zihinsel oyunun sonunda başkasının olan bir kupona el koyarak sahip olmaktadır. Kuponun sonucuyla beraber karakterimizdeki değişim bizlere aktarılır.
Alıntı
Olağanüstü Bir GeceStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2023171,6bin okunma