"Bir gece, aşık olmadığımı gördüm rüyamda ve o gece, bütün bağlardan kurtulmuş halde, teselli edici bir tür ölüm uykusunu uyudum adeta."
Colette
"Buna ruh mu diyorsun, içinde
Ürkekçe cıvıldayan şu şeye?"
Rainer Maria Rilke
Bu iki alıntı Helen Garner'ın kitapta yer alan -hatta birisi kitaba adını veren- öykülerin girişinde yer alıyor. Sadece buradan yola çıkarak dahi yazarın yazı dünyası hakkında bir fikir edinebiliriz. Evet, Garner'ın dünyası kasvetli, karanlık ama bu hisler insan tabiatına öylesine uygun ki bir rahatsızlık hissi oluşturmadı bende. Hissettiğim şey aşinalık'tı. Yazarın deneyimlerini öykü ve romanlarına geçirmesi bilinen bir gerçek. Kendisinin depresyonla olan mücadelesi ve bunu cesur bir şekilde ifade edebilmesi okurda karşılığını buluyor. Belki kimi kez rahatsız edici biçimde fakat tesirini hiç eksiltmeden...
'
Sanat Hayatı' öyküsünden bir pasaj:
"Kendimize geldiğimizde arkadaşım bir mezar taşını gösterdi, üstünde Yalnızca başkaları için yaşadı diye yazıyordu. 'Zavallı şey' dedi arkadaşım. 'Benim mezarımda, Yalnızca kendisi için yaşadı diye yazmanı istiyorum.'
Bu bir temenni tabi ki. Çünkü Garner'ın kahramanları genellikle umutsuzluğun sarmalına hapsolmuş, bir başkası veya kendi yaşamları üzerine tam anlamıyla vakıf olamamış ve en sonunda hissizleşmiş, taşlaşmış, donuklaşmış karakterler.
"Adam durmadan söyleniyordu. Şaka yaptığını göstermek istercesine gülüyordu ama söylenmek onun konuşma tarzıydı. Her şey berbattı. Hayatı berbattı."
(Okyanustan Kilometrelerce Uzakta öyküsündeki bu kısım, yazarın kahramanlarının haletiruhiyesini