Maurice Blanchot

Maurice Blanchot

Yazar
8.0/10
156 Kişi
·
575
Okunma
·
154
Beğeni
·
5458
Gösterim
Adı:
Maurice Blanchot
Unvan:
Fransız edebiyat kuramcısı ve yazar
Doğum:
Devrouze, Fransa, 22 Eylül 1907
Ölüm:
Le Mesnil-Saint-Denis, Fransa, 20 Şubat 2003
1907'de Fransa'da, Saône-et-Loire'da doğdu. Roman, anlatı ve deneme yazarı. Ancak bu türler arasındaki ayrımları ve sınırları ortadan kaldıran bir tarzda yazdı. Georges Bataille'ın kurduğu Critique dergisinde Marcel Arland, Raymond Aron, Fernand Braudel, René Char, Michel Deguy, Michel Foucault gibi yazarlarla çalıştı. Daha çok edebiyat ile dil arasındaki ilişkiyi ele alan denemeleriyle tanınmıştır. Melville, Kafka, Bataille, Sade, Artaud, Proust, Musil ve Nietzsche gibi yazarlar ve Mallarmé, Char, Lautréamont, Rilke ve Hölderlin gibi şairler üzerine incelemeleri vardır. Blanchot'ya göre dil, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın bir aracı değildir; aksine dil, edebiyatın nesnesi olarak, gerçekliği yıkar. Edebiyatın konusu da gerçekliğin yokluğudur. Dolayısıyla yazma eylemi, kelimelerin içlerinde barındırdıkları ölüm vasıtasıyla yokluk ve hiçliğe varır. Eleştiri ancak eserin özünde var olan sessizliği dile getirebilir. Hayatını bütünüyle edebiyata ve kendine özgü o suskunluğa adamış olan Maurice Blanchot, Bataille, Barthes ve Derrida gibi dilin özünü, yapısını ve sınırlarını tartışarak, yazma eylemini ve edebiyatın sorduğu "soru"yu sorgular.
"İyice uzaklaştık:' -"Birlikte:' -"Fakat birbirimizden de:' "Ve kendimizden de:' -"Uzaklaşma hiç ödün vermez." -"Uzaklaşma uzaklaşarak uzaklaşır:' -"Ve böylelikle bizi yakınlaştırır:' -"Fakat bizim uzağımızda."
*Şehrin baskısı: her yönden. Evler, içlerinde yaşamak için değil de sokaklar olsun diye, sokaklar da şehrin hiç bitmeyen hareketliliği olsun diye var.
Maurice Blanchot
Sayfa 34 - MonoKL Yay.
120 syf.
·5 günde·Beğendi
“Aynı otel odasını paylaşan kadın ve erkek karakter ve bir “dış ses” ile kurgulanan “Bekleyiş Unutuş” kitabını anlatmak ve açıklamak gibi bir iddiamız yok elbette.” Ne yalan söyleyeyim kitabın altında biraz ezildim. Onun için benim de öyle bir iddiam yok. Sadece aklımda parçalı şekilde kalan şeyleri yazabilirim gibi hissediyorum. Bekleyiş ve unutuş üzerine parça parça yazılardan oluşmuş döngüsel kitap. Dar ve uzun bir otel odasında sürekli bir bekleyişi(“Kadın beklemiyordu adam beklemiyordu yine de aralarında bir bekleyiş mevcuttu”), unutuşu(-'Beni unutacak misiniz?"....-evet sizi unutacağım. -"beni unuttuğunuzdan nasıl emin olacaksınız?" “-baska bir kadını hatirladigimda unutacağım."), duymayı(Seni duymamı istiyorsan konuşmayı bırak) arzulayan bir kadın ve erkek. Kitap boyunca bir bekleyiş ve unutuş. Sürekli bekleyiş ve unutuş. Adam kim? Kadın kim? İkinci bir kadın daha mı var? Bekleyiş; gece bekleyişi, gündüz bekleyişi. Unutmanın unutulmayan mevcudiyeti. Olmayan zaman bekleyişi yedi. Zaman bekleyişi keşfettirdi.

Aşağıdaki alıntılar kitap boyunca sürekli karşılaşacağınız parçalardan sadece 2 tanesi:

1-“Unuttukları olay: unutuş olayı. Ve böylelikle, unutulduğu ölçüde mevcut. Unutuşu vererek ve kendini unutulmuş olarak ama unutulmadan vererek. Unutuşun mevcudiyeti ve unutuşa mevcudiyet. Unutulan olayda bitimsiz unutma gücü. Unutma olanağı olmadan unutuş. Unutuş olmadan unutulan-unutma.”

2-“Bekleyiş, bekleyişi, en için ve en dışın kesiştiği dairelerde kendi üstüne dolanmış, sıkışmış, yansız bir edim haline getiren şeye dikkat kesilmek, bekleyiş halindeki ve ta beklenmedik olana kadar ne kadar geri döndürülebilecek olan dağınık bir dikkat. Bekleyiş, herhangi bir bekleyişi reddeden bekleyiş, adımların kıvrımlarını açarak gözler önüne serdiği sakin uzam”

“Sadece biraz dikkat talep hikaye. Fakat aynı zamanda dikkati sunan bekleyişi de talep ediyor.” Syf. 37

Kitabı okurken biraz değil çok dikkatli olsanız da bazı şeyleri anlamlandırmada sorun yaşıyorsunuz. Maurice Blanchot “yazı düşünürü” diye niteleniyor. Bunun için yazarı önceden bilmek en iyisi diye düşünüyorum. Çevirinin de yazarın zorluğuna bakınca iyi olduğunu söyleyebilirim. Kitap hakkında inceleme yoktu, bu da sayılmaz ama karşınıza ne çıkacağı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Umarım ilerde güncelleme fırsatı bulabilirim.

“Beklemenin imkansızlığı temelde bekleyişe aittir.”

“Unutuş her sözde sükûn bulsun.”
120 syf.
·Puan vermedi
Blanchot
Şu dünyadaki en komik şeylerden birisi,Blanchot'un herhangi bir kitabına inceleme yazmaktır heralde,tam olarak ne okuduğunun bilincinde olmayan okur neyin incelemesini yapacak, ki Blanchot incelenebilir bir kitap yazmış olabilir mi? Blanchot okunması zor bir yazar değil cümleler akar ama hiçbir şey anlamayız, okumadan duramayız ama anlaşılmazlık peşimizi bırakmaz,yazı silinir gider bir önceki cümle akıldan uçmuştur,bağlantı kurmak isterken dünya ile bağlar kopar,iç dünyaya yuvarlanmaya başlarız tam bir şey anlayacak gibi olurken tepetaklak oluruz.Okunaksız değil ama kesinlikle güç.Bölük pörçük düşüncelerini yakaladım ama bir bütün oluşturmayı başaramadım,kendisi böyle istemiştir diye kendimi avutuyorum.Kendini imha eden bir tarzı var sanki ,iki dk.önce yazdıkları silinip gidiyor,cümle,paragraf,kitap bitincede garip bir his kalıyor geriye sadece.Komik olmamak adına ben bu kitabı değil kitap bittikten sonra oluşan bu hissi inceleyeceğim.

İnsanın sırtı kaşınır,eliyle uzanamayacağı yerdedir ,birinden yardım istenir şu sırtımı bir kaşısana,aşağı,biraz sağa,sol,yukarı...neredeyse sırttaki her yer kaşınır ama tam o kaşınan yer bir türlü tutturulamaz.Bu kitabı okumakta bunun gibi,tam şu bekleyişi(tüm bildiğimiz bekleyişlerden farklı,Blanchot'un bekleyişi)kavramak üzreyken unutuşun devreye girmesi.
His demiştim,bir his nasıl açıklanır onuda bilmiyorumya ,dedik bir kere.
Bir kitap biter çok fazla bir şey anlamamışızdır ama derinlerden çok güzel,esaslı,dehşetli bir şey okumuşuz gibi oluruzya...yine olmadı yine anlatamadım.Hem Blanchot demiyor muydu; anlatmadığım şeyler yüzünden beni terkedemiyorsun diye.Diyor muydu? Galiba demişti tam bir Blanchot sözüne benziyor.
Beklemeyi beklemek,unutmayı unutmak.beklemeyi unutmak,unutmayı beklemek.Blanchot sözcükleri bizim bildiğimiz anlamıyla kullanmıyor.Onun bekleyiş dediği şey bizim anladığımız şey değil.Bekleyiş derken yıllar sonra neyi beklediğini unutacak duruma gelmekten sözediyor olabilir.Büyük ihtimalle olmayabilirde.Unutmak derken,kendi değerini saklayan,körelen,parlaklığını kaybeden,bir fikri savunmaktan uzak,fikri yineleyen,yinelenen fikri kendisiyle bağdaştıramayan,kendisini ve bizzat kendisini yine kendisi tarafından unutulmaya mahkum etmiş birini,başka bir insan tarafından kendisine hatırlatmak çabasından bahsediyor olabilir.Blanchot'un unutuşu bir hatırlamadır sanki.Evet sanki,bundan emin olmak imkansız,yazdıklarından bu mana çıkmıyor ama sırf bu yüzden de bu mana çıkıyor.
Hislerden bahsedecektim..unuttum gitti.Benimkisi sıradan bir unutma,Blanchot belkide bu sıradan unutmaya ulaşmak istiyor ama bunu bir türlü başaramıyor,sıradan olamama hastalığına tutulmuş,tabi böyle bir hastalık yok,olmayan şeylere bağlanmış bir hayat ve...
Gerisi yok.Bu kadar.His filan yok.Ruh halleri var.Ruhun halleri.İnsan kendisinden başkasını tanıyabilir mi belki ama sınırlı düzeyde,insanı eğer değiştirebiliyorsak tanıyabiliriz,sadece değiştirebildiğimiz kısımlarını.Blanchot'un derdi kendini tanıyabilmek mi,kedini gizleyerek,kendini herkesten gizleyerek?

Dikkat kesilmek beklemenin görüntüsüdür ama beklemenin özü değildir,dikkat kesilen birini gördüğümüzde neyi beklediğini merak ederiz.Dikkatle beklemenin bir ilişkisi var ve düşünmekle,düşünen kişi dikkat kesilirse hareketleri yavaşlar,bekleyiş ağır hareket eden bir yırtıcıdır,avına sinsice yaklaşan bir kaplanı düşünün.Bekleyişin avı insan mıdır,yoksa avın kendisi midir?Beklemenin özü nedir peki? Devam etmek mi? Daha hızlı ve yavaş daha yavaş,her hangibir şeye devam etmek acele etmeden ve dikkatle ve seri,dikkatli ve temkinli ve yavaş bir serilikle.Devam etmek ancak bekleyişle sağlanabilr yeteri kadar beklenmişse beklenen şey en beklenmedik anda yuvarlanmaya başlar,yazı masasının altında ayaklarına çarpar insanın.Bekleyişin sesi bu çarpmadır.Ansızın,hep beklenmiş olanın,tetikte beklenmiş olanın şaşırtıcı tıkırtısı.
Unutulacak hiçbir şey kalmayana kadar unutmak,geriye sadece unutuş anı kalıncaya kadar,insan neyi unuttuğunu hatırlamayı deneyebilir o yüzden hatırlamayıda unutmak gerekecek. Yine aynı yolla beklenecek tek bir şey kalmayana kadar unutmak.Unutuş ve bekleyiş arasında kalan ana kadar her şeyi...
Unutuş hafızada filizlenir sözde hapsolur,bu hapis daimi bir istiharat yeri gibidir,ancak mahkum edilmişse nefes alabilir ve amacına ulaşabilir unutuşu söze hapsetmek,eğer unutmak mümkünse ancak bu yolla elde edilebilir.
Söylenecek her şeyi söyleterek bir yaşamı sonlandırmak.Sonlanan hayatı sözlerle hatırlayarak bir zamanlar yaşamış olanı unutmak,hatırlamak bir yanıyla unutmaktı,varolanı öldürüp yokolanı yaşatmak.
Unutulacak ne varsa hepsini unutmak ve başa dönmek,tüm yaşam unutuştan ibaret, hatırlamaksa bir zamanlar yaşadığını unuttuğunu hatırlamak...
Komik olacağını söylemiştim,çabalamaya gerek yok ne desem saçma olacak en iyisi burada kesmek.
268 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Sanatı anlamak için yalnızlığı anlamalıyız diye lafa giriyorsa biri bulunduğunuz mekanı terkedin ve o kitaba bulaşmayın. Kapatın kütüphanenizin ücra bir köşesine tıkıştırın yoksa peşinizi bırakmaz,uyku bile haram olur,sabah işe şiş gözletre gidersiniz. Ve bu giriş Blanchot tsrafından yspılmışsa lanetlendiniz demektir. Bir Blanchot kitabi yarım bırakılamaz ve bitirilemez.
Sanatı anlamak istiyoruz, yalnızlığı anlamaya çalışalım o zaman. Sanatçı yapıtını ortaya çıkarmak için yalnızlığa gereksinim duyar bunu biliyoruz. Yalnızlık ile içe dalış aynı şey değildir, bunu bilmiyoruz,ya da hiç düşünmedik. Bildiğimizi varsayalım, yapıtın oluşması için yalnız kalmak gerekli ama bu yalnızlık sanatçının iç dünyasına dalması ile karıştırılmamalı. Yapıt, yazınsal yapıt oluşmaya başlarken yalnızlığını kazanır yazarını kapi dışarı eder,yazar kovulduğunun farkında değildir didişmeye devam eder. Yazar yapıtinı bitirir başka bir yerde bitirdiği yerden tekrar başlar böylece sonsuz bir yinelemeye dönüştürür ama ne söylerse söylesin sadece tek bir şey söyler,var oldugunu. Yapıti yazan yahut okuyan kişi,yapıtın içine girip baglanan kişi "varolmak sözcüğünü dile getiren şeyin yalnızlığına aiittir". Burada anlamadiğımız şey tam olarak cümlede geçen "şey" dir. Nedir bu şey. Bir kitabı okuyorum bağlanmışım kitaba yolda yürürken hep aklımda,çalışırken aklıma geliyor yani işte kitaba bağlanmışım dedik. Ben kitapta dile gelen varolmak sözcüğunün yalnızlığına aidim. Bu her şeyi söyleyen ama sadece varolduğunu söyleyen şey yapıtta "dilin saklayarak koruduğu ya da yapıtın sessiz boşluğunda yok ederek ortaya çıkardığı sözcük." Yani yapıttaki varolmaya ulaşabilmek için anlatılan binlerce şeyin arasına dil tarafindan hapsedilmis yahut saklanmış mesajı çıkarmak gerek peki ama nasıl ,gevezelik eden birini düşünelim,sürekli konuşuyor kimseye nefes aldırmadan ve kendiside nefes almadan konuşuyor,karşısındakilerin ne dediği umrunda bile değil çok konuşan biri bir şeyler saklıyordur,kendi içiyle ilgili,kimsenin bilmrdini istemeyeceği bir şeyler. Bunu gözlerine bakarak anladığınızda bir duvar yıkiĺmış olur bir an susulur,işte bu sessizlik anında yoketme işi başlar o an saklanan kişiyi tüm çıplaklığı ile görmüş oluruz.
Okumak da yazmak gibidir, bir kitabı okumak onun yalnızlığını keşfe çıkmaktır.
Yapıt ile kitap arasındaki fark. Kitabın nasıl yapıt olabileceğini anlamak için yine bizim gevezeden faydalanacağım,duvar yıkılmıstı,kişiyi tüm çıplaklığı ile görmüştüm işte o andan sonra geveze susar ve dinlemeye başlar artık arkadaş olmuşsinuzdur. Kitabı okurken bu varolmak mesajıni anladığımız anda kitsp bir yapıta dönüşür ve yazar yalnızliktan kurtulur artik yazarın yalnızlığını paylaşan biri vardır,okur... yalnızlık paylasılďığı anda artık yalnızlık değildir. Yapıt,onu yapan öldüğünde bitermiş ve tersten gidersek bir yapıt varolduğu andan itibaren yazar artık ölmeyecektir.
Yazar yapıtını okuyamaz ancak yeniden yazabilir. Bitidigıni sandığı anda yine devam eder, yaşamının sonuna kadar, yazar ,yapıtı tarafından yazmaya mahkum edilmiştir ve aslında sürgün edilmiştir,en iyi ne şartlarda yazabiliyorsa işte o şartlara sürgün edilmiştir. İşte yalnızlık tehlikesi burada kendini gösterir. Yapıt yazara sahiptir yazsr ise sadece bir kitaba...
Kitabı yapıt yapan ,aradığımız sessizliktir,bu sessizlik yazmayı kesme refleksinin geldiği anda başka bir deyişle egemenliği ele geçirme anında( kalem tutan eli tutmayan elle yakalama anı) kendini gösterir ama bir şartla; yazmaya devam etme. Blanchot bu duruma "işkence eden tutma" diyor. Yazmayan el yazmayı kesmesi için baskı yapar,yazar dışlanmış olandır,yapıt tarafından dışlanmış bir taraftan yazmaya mahkum edilmiş bir taraftan yazmaması için işkence edilmeye mahkum. Bu karmaşık durumda bizim kitabı beğenme sebebimiz oluşur, dil deriz,hava,deriz,içine çekiyor deriz. Blanchot "ton" diyor ve arı sessizlikte kalıyor. Sessizliğe mahkum edilmiş yazar. Yankı gibi düşünebiliriz, yankıyı duyabilmemiz için bağırmayı kesmeliyizdir. Yazmak işte bu yankıdır. Yankı sessizliğe muhtaçtır,aradığımız şey tam olarak budur işte,yankıdan önce olması gereken sessizlik.
Yazarın yalnızlığı ben yerine o demekle başlar,"o hiç kimseye dönüşmüş ben,ötekine dönüşmüş başkasıdır çünkü bulunduğum yerde artık kendime seslenemem ve bana seslenen kişi ben diyemez,kendisi olamaz"
Yazar yapıtını yaratırken büyülenmiş gibi bir zaman yokluğuna düşer, bu zaman yokluğu yazının uç noktasıdır, yazar tedirgin olur bu durumdan bundan kurtulmak için günlük tutar, gerçek hayata dönmek için. 19 kasım sabah der bir bahçede otururken kunduralarımı boyattım. Bu boyanmış kunduralar kendini hatırlamaktır bu hatırlatmayı nasıl bir cendereyse artık unutuşun öğesiyle yapar: Yazmak. Yazmak bir unutuştur. Yapıt oluşurken kendini, günlük oluştururken yapıtı unutturan.
Zaman yokluğu ve büyülenme dedik. Bakalım başımıza daha ne işler gelecek. Bu yazıyı olduğu gibi paylaşsam belki de kitabın kendisinden uzun olacak. Bu yetersizliktir, bir Blanchot incelemesi ne kadar kısa ise o kadar iyidir. Benim yaptığıma inceleme denmez. Blanchotun ruh halinin bende hissettirdiklerini yazıyorum. Yazdığım şeyler manasız olabilir,anladığımı yazıyorum ve neresinden bakarsam bakayım oldukça anlayışsız biriyim. Araya bu günah çıkarmayı almakla yazarın yapıt,günlük çelişkisinin bir örneğini vermiş gibi olduğumu hisdediyorum. Hislerim beni hiç yanıltmamıştır, dalga geçiyorum hislerim kadar sahtekarını görmedim bu dünyada . Neyse devam edelim. Bu araya giriş çok salak olduğumu hissettiriyor bana. Devam etmeliyim.
Bir Blanchot kitabı.... evet tıkandım bugünluk bu kadar yarın ya da başka bir gün devam ederim. Ama bu yazıyı okuyanlar yarın mı yoksa başka bir günde mi devam ettiğimi hiç bilemeyecekler. Söylemeyeceğim. Birden bire gelip başlayacağım,hep yaptığım gibi kitabın ortasından. Bu kendimle benim aramda bir sır olarak kalacak,dünyanın en manasız sırrı. Saçmalıyor muyum,evet ve hayır. Kendimce bir zaman yokluğu kuruyorum, hazırlık aşaması. İnsanoğlu saçmalamadan hiçbir şeye başlayamaz,bu aforizma benden tüm sevenlerime gelsin.

Zamanın yokluğunun zamanı nedir? Blanchot "şimdiki zamansızlık" diyor. Anılarla bir ilgisi var bu zamanın ama tam olarak geçmiş değil,anı yaşanmış bitmiştir hatırlandığı anda yeniden oluşmaz sadece hatırlanmış okur,bir kez olmuştur bir daha asla olmayacaktır. Bu haliyle şimdiki zamansızlık çağrışım yoluyla elde edilen şu anın gelecekteki imkansızlığıdır. Şimdiki zamansızlık geleceksizliktir.Ben'in belirsiz bir O nun tarafsızlığında kendini yok ettiği belirsiz,git gelli,kararsız bir zamandır. Şimdi değil,geçmiş değil,gelecek hiç değil. Zaman yokluğu neyi ortaya çıkarır? Büyülü zamanı diyesim geliyor. Ama zaman başka bir zamanı doğurabilir mi? Zaman ancak bir varlık doğurabilir,ölumlüz bir varlık. Sıradan bir zaman sıradan bir varlık doğurur,büyülü bir zamansa büyülü bir varlığı doğurur. Yapıtın yazarını...
Bu zaman büyülenmenin hükmü altındadır. Soru sorarak devam edelim. Büyülenmek derken neden bahsediyoruz? Blanchot imgenin tutkusudur diyor büyülemek. Hangi imge? "Uzaktan bir dokunmayla bize verilen şey imgedir." Bu uzaktan dokunmayı anlatabilecek bir şey biliyorum: birden kentin kulakları sağır eden gürültüsünde, şairin gözü kalabalığın içinde bir kadına ilişir: "Bir şimşek... sonra gece! — Ey bakışı ansızın / Beni yeniden dünyaya getiren kaçıcı güzel kadın /Artık göremeyecek miyim seni ebediyen?" Dizeler Baudelaire'den. Bu kadının bakışları şaire dokunmuştur. Şair görmenin ötesinde bir şey görmüştür,kalabalığın içinde sanki dünya o an donmuştur,tüm görüntüler. Şair artık büyülenmiştir. Büyülenen kişi artık zamanın dışındadır,büyülenmek yalnızlığın özünü oluşturur. Zamansızlık büyülenme ve yalnızlık. Öncesinde imge ama ilk önce nesne. Yazar gerçeği konuşur sonra düşlerini konuşur en son kendini düşünde konuşurken düşler. Bu sıralamayı nesne,imge,büyülenme olarak düşünebiliriz.

Kitabı bitirdiğime bitirip inceleme yazdığıma bakmayın. Sadece tüm sayfalarını okudum. Bu kitabı bitirmek kolay bir iş değil,ömür boyu sürecek bir okuma olacak ama yine de bitmeyecek. Blanchot kitabın yapıta dönüşmesinden bahsediyor kendisi ise asla bitirilemeyecek bir yapıt yaratmış. Yazar yapıtını ancak ölümüyle tamamlar diyor. Blanchotun yapıtı ise ancak okurun ölümüyle tamamlanır.

Bu incelemeyi yani yazıyı herneyse işye bu karalamayı; yaptığı alıntılara başlık atan tüm 1k üyelerine ithaf et-mi-yo-rum, son zamanlarda gördüğüm en itici şey budur heralde. Söyleyeceklerim bu kadar.
156 syf.
"Karanlık Thomas" romanı adı itibariyle aydınlatılmaktan kaçma hakkını talep etmektedir. Ben, güneşin altında, güneşin aydınlatmadığı o kişi olarak ilerleyeceğim.
Thomas, okyanusun kıyısından ayrılır ve yüzmeye başlar, yüzerek uzaklaşır. Aslında, bu basit ve sıradan gözüken, ama kavranılmasının oldukça gerisinde olduğumu hissettiğim bu cümle beni gözyaşlarına boğdu, deniz mevcut mu namevcut mu asla bilemedim, ama beni ağlatan bu değildi, beni üzen, suyun olmadığını bilen Thomas'ın yüzmek için harcadığı çabaydı, onda yarattığı yılgınlıktı, ama görüyordu, deniz köpürüyordu, tuzu ağzındaydı... 'Çıkış yolu neydi? Kolu olan dalga tarafından sürüklenmemek için mücadele etmek mi? Sulara gömülmek mi? Kendi içinde acı acı boğulmak mı?' Kendi içinde bile değildin sen.
Vardığı kıyıda, bütün gücüyle bütünleşmeyi istediği harika arkadaşı buldu, bulduğunu sanmıştı? 'Çoktan ölmüş ya da henüz doğmamış bir adamla hiçbir ortak yanı olmayan ve gerçekten ben olan o kişinin tuhaf şeklini hayal meyal gördüm...'
Peki, Thomas'ı izleyen kimdi? Dışarıda olan kimdi? Thomas'ın mevcudiyetsizliği mi? 'Saçma seyirci'nin bakışı mı? Oysa diyordu ki; bir vücudum olsaydı, ellerimi gırtlağıma götürürdüm. 'Eğer olmasaydı, olacağı şeyin görüntüsüyüm ben onun. Olması mümkün olmadığından, ben, saçmalığımla, onun egemen aklıyım. Onu olmaya mecbur ediyorum. Ey gece, ben onun ta kendisiyim. Beni yaratılışının tuzağına düşürdü işte. Şimdi o beni var olmaya zorluyor. Ben onun ebedi tutsağıyım. Beni sırf kendisi için yaratıyor. Beni, hiçlik olan beni, hiçliğe benzer kılıyor. Beni, alçakça, sevince teslim ediyor.'
Burada, karanlığı aydınlatmaya çalışmıyorum, ışık beni rahatsız ediyor, aksine, onun tadını çıkarıyorum, karanlığın tadını çıkarıyorum. Görüntüler sadece gözden kaybolmak için ortaya çıkmışlardı. Artık silindiler işte.
110 syf.
·7398 günde·Beğendi·9/10
Ölüm,Hükmü ; Blanchot'nun metinleri ölümü sürekli ötelemiş, ama bir sonraki adımda tutmuş ya da yeniden deneyimlemiş bir yazarın elinden çıkmış gibidir. Yapıtını okuduğumuz zaman kendisi için dünya ve hayat gibi kavramların pek önemli olmadığını, ama ölüme dair birtakım deneyimlerin ya da olayların sürekli olarak vurgulandıklarını gözlemleriz. Onun yapıtı bir bakıma ölüm üzerine çeşitlemedir ya da ölüm üzerine bir araştırmadır. Bir araştırma olduğu için de anlam bize önceden verilmemiştir. Ölüm bir yerde anlamı da yok eden, belirsiz ve bilinemez bir dünyadan seslendiği için Blanchot’nun yapıtında anlam, kendisini sürekli ertelemekte ve bu yüzden verilmemektedir. Blanchot'nun başka düşünür ve yazarları okumasına da ölüm üzerine araştırma tutkusu eşlik eder.Ölüm Hükmü Blanchotť’nun düşüncesinin leitmotifidir, sürekli tekrarlanan nakaratıdır. Öyle ki, Blanchot bize ölümden seslenir. Sanki o ölüm ânında, ölümün kıyısından dönmemiş de aksine ölümün derin sularına atlamış biri gibi, hayatı kendine bir sevinç kaynağı olarak almak yerine, ölümü hayatının amacı olarak almış, bağrına basmış ve henüz ölüme tatmamış bizlere bu ölüm şerbetinden yudum yudum içirmektedir. Blanchot için edebiyatın amacı ölümü hiçliğe değil, varlığa ait kılmak, suskun ve sessiz ölümü dile getirmek için farklı algılar içinde ötekileştirmiştir yazar.Ölüm dile getirilmeye çalışıldığında, sadece konuşma düzeyinde değil yazı düzeyinde de yazar çok önemli bir deneyimden geçer. Bu deneyim değişik biçimlerde edinilebilir, ama her seferinde üç önemli kitapta sonuç ortaya oalarak çıkar: a) Yazar bu deneyim sırasında kendi kimliğinden sıyrılmakta, sadece düzey değil dünya değiştirmektedir. b) Yazar birbirlerini dışlayan, bir araya gelemeyecek zıt özellikleri bir arada görmekte, anlamaya çalışmaktadır. c) Böylece yazının kendisi bir arayış aracı, bir detektör, bir alan araştırması haline gelmektedir.İyi Okumalar Dilerim.
120 syf.
Bazı yaşamların altında ezildiğimi hissederim.. Bilmiyorum, bütün bir yükü bize mi bıraktı Blanchot, anlamlandırma yükünü, ya da aslında, bütün bu yük bizim anlam arayışımız mı?
Bir otel odası, kadın ve adam, kadın ve mevcudiyeti, dışarıda bir ses. Bir otel odasında, kadın ve adam, içinde yok oldukları bir mevcudiyet. Kadın ve adam, kaç kişiydiler, bilmiyorum, 'boşluğun sayılamaz nüfusu', bir otel odasında, var ama yok, 'mevcudiyet sıkışık, yer engin'.
Aslında hep içeriden geldiğini düşünürdüm sesin, hangi sesin, bilmiyorum, ama bu sefer dışardaydık, belki de hep ordaydık, orası neresi, bilmiyorum. Dışarda, mevcudiyetimizin dışında. Belki de bütün bu bekleyiş bedene dönebilmekti. Ya da öyle değil, bilmiyorum, asla bilemeyeceğim, ne bekliyoruz, neyi bekliyoruz, bekleyişte beklenen ne bilemeyeceğim. Bekleyişle unutuş arasındaki boşluk muyduk yoksa o boşluğun tanığı mı asla bilemeyeceğim. Tüm bu toplamın anlamını asla bilemeyeceğim, 'adam ne bildiğini hiçbir zaman bilemeyecek, işte yalnızlık buydu'.
268 syf.
Yazının anlamını kimine göre değiştiren, kimine göre yerli yerine oturtan niteliğiyle ezberegelen yazı olgusunu hayatın gerçekliğiyle işleyen Blanchot’ya bir borcumuz var diyebilirim. Bu eseriyle (başyapıt demeliyim), yazının niteliği üzerine bir devrim gerçekleştirmiştir yazarımız. yazı uzamını imgenin yokluğuyla çeviren Blanchot’nun kim olduğuna baktığımda karşımıza yine Nietzsche çıkmış olması beni artık şaşırtmamaya başladı. Kendisi Nietzsche felsefesinin çoğulculuk esasından hayli etkilenmiş ve yazı olgusunun içeriğini, insan zihnindeki ezberi bozacak şekilde değiştirmiş bir isimdir. yazı üzerinde başka bir yazının denemesini yapan bir çılgından bahsediyoruz. yazının anlaşılabilirliğine, okunabilirliğine aslında yazının kendisi engeldir diyen yazar, bunu aşmanın yolu da üst-yazı seviyesine çıkmakla aşılabileceğini söyler. bunu diyen biri, sessizliğin de bir yazınsal ürün olduğunu da iddia edebilir. Blanchot ediyor. kitabın dili oldukça farklı (farklı mı desem bilemedim). bu yüzden ağır aksak okunuyor ve anlatım tarzı bahsettiği gibi üst-yazı şekliyle. en azından bahsettiği ideale yakın ancak zor bir üslup. sık sık cümle tekrarı yaptırdı bana. açık konuşmak gerekirse çoğu insan sıkılır bu kitabı okumaktan. dil çözümlemesine uzaktan yakından ilgi duyan biri için ideal bir kitap diyebilirim. ve bir de çılgınlar için. başka kim okuyacak böyle bir dahiyi.
120 syf.
Bir kadın, bir erkek, bir kadın daha ihtimali ve otel odası.
Elindeki tüm somutluk bunlar, bekleyiş ve unutuş üzerine diyaloglar kuruyorsun. Kelimeler tek başına anlamlı, cümleler de öyle; bağlama geldiğimizde ise ortada öyle bir şey yok. Harflere bir-iki mercek geriden baktığında zaten eğreti duran anlam hepten yok oluyor. Devam ediyorsun, hah tamam şu an oluyor düşüncesindesin ve işte yine bir boşluk, düşüş. Bu tarz yazarların anlanmak için yazdığına inanmıyorum asla ya da o nadiren çıkan anlamak için diğerlerinden daha büyük bir güç sarf edip şöyle böyle bir yakıştırma yapabilenleri ayıklamak istemiş. Tüm kitap genelinde konuşursak eğer bildiğim tek şey benim o azınlık kesimde olmayışımdır. Hatta onların sadece hayatlarını belli bazı yazarların yazınına harcamış ve yazarın mürekkebini kendi kanına karıştırmış okur veya eleştirmenler olduğunu düşünme raddesine varabilirim.
110 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
bu dünyada kendine yük oldun hep sen J.
radion romanoviç raskolnikov, nasıl sonya'nın dizi dibinde eğiliyorsa ben de öyle senin dizi dibinde eğiliyorum.
romanda şöyle bir sahne vardır: önceleri ağır hastalığını morfinle dinginleştiren J. çok sonra bundan da mahrum bırakılınca hastalığı vücudunu gün günden ele geçirip ruhunu kemirir. daha fazla yaşamak istemeyen J. romanın bir bölümünde "toprağın altı kat altında da olsam güvende olacağım," der ve kendisine sakinleştirici iğne vermeye çalışan doktorunu engelleyerek ona hakaretler eder.
en nihayetinde de beni zihnimin çarmıhına geren şu sözü söyler:
"beni öldürmezseniz, siz bir katilsiniz!"
...
ne vakit bir âh desem, dünya yuvarlanır ağzımdan içeri.
âh J. âh kalbim!
110 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Eser esas konu olarak yazarın çok sevdiği ama ne olursa olsun unutamadığı bir kadına olan aşkının sır perdesini aralıyor.

Yazar daha önce yazdığı kitapların hepsinin açıkçası biraz olsun onu yazmak ve içindeki duyguları biraz olsun rahatlatmak için yazdığını da henüz kitabın başlarında açıkça itiraf ediyor.

Kitapta sözü edilen kadın yazarın iç dünyasını gerçekten derinden sarmış olmalı. Çünkü eseri okuyunca insan yazarın kadına karşı beslediği aşkın her şeyin üstünde olduğu ve nerde, kimle olursa olsun onu hatırladığını dile getirmiş.

Yazar daha önceki kitaplarında neler yazdı bilmiyorum ama büyük ihtimalle bu kadının etkisi büyük ölçüde vardır. Çünkü hem kendisi itiraf ediyor hem de yazdıklarına bakılınca ona karşı beslediği duyguların yoğunluğunu görebiliyorsunuz.

Yazar sanırım içindeki hisleri tam anlamıyla bu esere aktardığı için artık tamamen rahatlamıştır. Çünkü bahsettiği kadın, onun yaşam sırrı olup tek sevdası olmuş.

Açıkçası yazarın kalem kalitesini sevdim. Ve en kısa zamanda diğer kitaplarına da dönüş yapıp okumak yapmak istiyorum.
Keyifli okumalar dilerim...

Yazarın biyografisi

Adı:
Maurice Blanchot
Unvan:
Fransız edebiyat kuramcısı ve yazar
Doğum:
Devrouze, Fransa, 22 Eylül 1907
Ölüm:
Le Mesnil-Saint-Denis, Fransa, 20 Şubat 2003
1907'de Fransa'da, Saône-et-Loire'da doğdu. Roman, anlatı ve deneme yazarı. Ancak bu türler arasındaki ayrımları ve sınırları ortadan kaldıran bir tarzda yazdı. Georges Bataille'ın kurduğu Critique dergisinde Marcel Arland, Raymond Aron, Fernand Braudel, René Char, Michel Deguy, Michel Foucault gibi yazarlarla çalıştı. Daha çok edebiyat ile dil arasındaki ilişkiyi ele alan denemeleriyle tanınmıştır. Melville, Kafka, Bataille, Sade, Artaud, Proust, Musil ve Nietzsche gibi yazarlar ve Mallarmé, Char, Lautréamont, Rilke ve Hölderlin gibi şairler üzerine incelemeleri vardır. Blanchot'ya göre dil, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın bir aracı değildir; aksine dil, edebiyatın nesnesi olarak, gerçekliği yıkar. Edebiyatın konusu da gerçekliğin yokluğudur. Dolayısıyla yazma eylemi, kelimelerin içlerinde barındırdıkları ölüm vasıtasıyla yokluk ve hiçliğe varır. Eleştiri ancak eserin özünde var olan sessizliği dile getirebilir. Hayatını bütünüyle edebiyata ve kendine özgü o suskunluğa adamış olan Maurice Blanchot, Bataille, Barthes ve Derrida gibi dilin özünü, yapısını ve sınırlarını tartışarak, yazma eylemini ve edebiyatın sorduğu "soru"yu sorgular.

Yazar istatistikleri

  • 154 okur beğendi.
  • 575 okur okudu.
  • 19 okur okuyor.
  • 659 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları