Sen beni kapının önünde bıraktığında dışarıdan bakan biri bunu anlamazdı. Çünkü bazı bitişler bağırmaz, kırılmaz, dökülmez. Sadece olur. Ve insan o an neye şaşıracağını bilemez: kapının kapanmasına mı, yoksa ses çıkmamasına mı?
Ben orada kaldım biraz. Gitmek için değil, anlamak için. Çünkü insan ilk önce kendini suçlar. “Bir şeyi eksik mi yaptım?” der, “yanlış mı söyledim?” der. Sonra sessizlik cevap olur. O kadar sessiz ki, insan soru soracak halini bile kaybeder.
Sonra yürüdüm. Zor değildi, ağırdı. Fark büyük. Bir şeyin zor olmasıyla ağır olması aynı şey değil. Ağır olan daha suskun, daha içten, daha uzun sürüyor. İnsan kendini taşırken yoruluyor asıl.
Bir süre hayatın içinden geçtim. Kimse fark etmedi. Kimse “bir yerin eksik” demedi. Çünkü eksiklikler en çok içerden görünür, dışarıya nadir sızar. Gülümsemek kolaydır, cevap vermek kolaydır, devam etmek kolaydır. Zor olan durmak ve içeri bakmaktır.
Zaman geçti. Biraz alıştım, biraz kabullendim, biraz da unuttum. Ama unutmak dediğin şey silmek değil; sadece acının renginin değişmesi. Eskiden karanlıktı, sonra grileşti, sonra tonu açıldı. Ama orada durmaya devam etti.
Sonra bir gün sen geldin. Aynı kapıya. Bu kez içeriyi merak eden sendin. Bu kez cevabı bekleyen sendin. Kapıyı çaldın. Birkaç saniye değil, biraz uzun. Çünkü bir insan beklediği şeyin açılmasını ister. Beklediği şey insan olsa bile.
Ama kapı açılmadı. Açılmadı çünkü artık içeride kimse yok. Ben o evden çıktım. Eşyalarımı toplamadan değil, iz bırakarak değil… tamamen. Belki başka bir sokakta değil, başka bir hayatta devam ettim. Fark etmez.
Ve içten olan kısmı şu: O kapının açılmasını ben de isterdim bir zaman. Ama o zaman geçti. İnsan sadece başkalarını değil, kendi içindeki zamanı da kaçırabiliyor. Sen beni kapının önünde bıraktığında