Şevval sak

Şevval sak
@Tigerr
1 okur puanı
Ocak 2025 tarihinde katıldı
Kimseye söylenmeyen gitme hali
Bazı gidişler valizle olmaz. Ne bilet alınır nede yol sorulur. İnsan aynı yerde kalır ama içinden bir şey yavaş yavaş uzaklaşır. Kimsenin fark etmediği bu gitme hali, en sessiz vedalardan biridir. Kimse bilmez ama bazı insanlar kalabalıkların içinde gitmeye başlar. Konuşur, güler, alışılmış düzeni sürdürür ama içte bir mesafe oluşur. Eskiden dokunan şeyler daha az dokunur. İnsan, fark edilmeyen bağlarını gevşetir. Bu gitmek ani değildir. Bir kırgınlıkla başlamaz, tek bir cümle ile de bitmez. Küçük hayal kırıklıkları, üst üste gelen yorgunluklar, anlaşılmadığını hissettiren anlar... Hepsi birikir ve insan içten içe bulunduğu yerden çekilir. En bilinmeyen taraf şudur: bu gidiş bir kaçış değildir. Daha çok, kendini koruma biçimidir. İnsan kalmaya devam ederse kendinden eksileceğini anladığı anda, sessizce gitmeyi seçer. Bunu kimseye açiklamaz;Çünkü anlatmak zorunda kalmak istemez. Dişardan bakıldığında her şey aynı görünür. İnsan hala oradadır, görevlerini yapar,Sorumluluklarını yerine getirir ama içte, artık ait olmadığı bir yerde durduğunu bilir. Ve bu bilmek, insanı yavaşça uzaklaştırır. Ve kimsenin bilmediği gerçek şudur: bazı insanlar kapıyı çarparak gitmez. Sessizce, iz bırakmadan gider. Geriye sadece değişmiş bir hal kalır. Ve en geç fark edilen gidişler, en çoktan bitmiş olanlardır
Reklam
Sevdanın Rengi
Sevdanın rengi sorulduğunda insanlar hep tek bir cevap arar. Sanki sevda, bir kutunun içinden seçilen sabit bir boya gibiymiş gibi. Oysa sevda, insanın ruhuna değdiği anda akmaya başlar. Durmaz. Sabitleşmez. Her dokunuşta başka bir tona bürünür. İlk zamanlarda sevdanın rengi parlaktır. İnsan bu parlaklığa bakarken gözlerini kısmak zorunda kalır. Kalp hızlı atar, zaman hızlı geçer. Gelecek, sanki hemen köşededir. Bu renkte sevda, insana cesaret verir. Söylenmeyen sözler kolayca dökülür, korkular sessizleşir. Her şey mümkün görünür. Sonra sevdanın rengi yavaş yavaş derinleşir. Parlaklık azalır ama anlam çoğalır. Bu evrede sevda, yan yana durabilmektir. Her anı doldurmak zorunda olmamaktır. Sessizlik korkutmaz, aksine tanıdık gelir. İnsan, bu rengi “kalıcı” sanır. Ama zaman, her sevdaya dokunur. Bir noktada sevdanın rengi sarıya döner. Sonbahar sarısıdır bu. Neşeyle hüznün aynı anda var olduğu bir ton. Gülüşler hâlâ vardır ama eskisi kadar uzun sürmez. Sorular artar, cevaplar kısalır. Bu renkte sevda, insana fark ettirmeden yorar. Kalmakla gitmek arasında bir yerde durur.
HAYALDEN VAZGEÇMEK
Hayalden vazgeçmek, dışarıdan bakıldığında büyümenin bir parçası gibi görünür. İnsan “artık akıllanıyor” dersin, “olgunlaşıyor” dersin. Ama içerde olan şey çok daha başka: İçinde yıllardır nefes alan bir ihtimali kendi ellerinle boğuyorsun. ‎ ‎En başta direniyorsun. Herkesin vazgeçtiği yerde sen biraz daha tutunuyorsun. Böyle olması gerektiğine inandığın için değil, bırakırsan geriye hiçbir şey kalmayacağını bildiğin için. Çünkü bazı hayaller sadece istek değildir; insanın tutunduğu son yeridir. ‎ ‎Ama zaman denen şey çok sakin bir yıkıcıdır. Sana bağırmaz, seni zorlamaz, seni düşürmez. Sadece bekler. Bir gün gelir ve fark ettirmeden senden bir parça daha alır. Sonra bir parça daha. En son geriye öyle az şey kalır ki hayale sen bile inanamazsın artık. ‎ ‎Vazgeçtiğin an bir gürültü olmaz. Masanın devrilmez, kapı çarpılmaz, gözyaşı bile akmaz bazen. Hatta kimse o anın farkında bile olmaz. Belki telefon ekranına boş boş bakarken olur, belki gece eve dönerken, belki sıradan bir cümlenin ardından. O kadar sıradandır ki insanda iz bırakmak için özel olmasına bile gerek yoktur. ‎ ‎Sert tarafı şu: Hayalden sen vazgeçiyorsun. Hayal senden vazgeçmiyor. Sen bıraktığın anda bitiyor. Ve bu yenilgi hiçbir zaman anlatılmıyor. Çünkü kime anlatsan küçültülür. “Boşver” derler, “daha iyisi olur” derler, “zamanla geçer” derler. Ama kimse bir şeyin geçmek için önce ölmesi gerektiğini düşünmez. ‎ ‎Hüzünlü tarafı da şu: Vazgeçtiğinde özgürleşmiyorsun. Bir süre boşlukla yaşıyorsun. İçinde daha önce olmayan bir tür sessizlik beliriyor. Dışarıdan sakin görünüyorsun ama içeride bir yer uzun süre yankı yapıyor. ‎ ‎Ve en acı gerçek: Bazı insanlar hayallerini kaybettikten sonra bile yaşamaya devam ediyor. Günlük hayatı sürdürüyor, işe gidiyor, konuşuyor, gülüyor. Sadece artık neye güvendiğini
Sen beni kapının önünde bıraktın
Sen beni kapının önünde bıraktığında dışarıdan bakan biri bunu anlamazdı. Çünkü bazı bitişler bağırmaz, kırılmaz, dökülmez. Sadece olur. Ve insan o an neye şaşıracağını bilemez: kapının kapanmasına mı, yoksa ses çıkmamasına mı? ‎ ‎Ben orada kaldım biraz. Gitmek için değil, anlamak için. Çünkü insan ilk önce kendini suçlar. “Bir şeyi eksik mi yaptım?” der, “yanlış mı söyledim?” der. Sonra sessizlik cevap olur. O kadar sessiz ki, insan soru soracak halini bile kaybeder. ‎ ‎Sonra yürüdüm. Zor değildi, ağırdı. Fark büyük. Bir şeyin zor olmasıyla ağır olması aynı şey değil. Ağır olan daha suskun, daha içten, daha uzun sürüyor. İnsan kendini taşırken yoruluyor asıl. ‎ ‎Bir süre hayatın içinden geçtim. Kimse fark etmedi. Kimse “bir yerin eksik” demedi. Çünkü eksiklikler en çok içerden görünür, dışarıya nadir sızar. Gülümsemek kolaydır, cevap vermek kolaydır, devam etmek kolaydır. Zor olan durmak ve içeri bakmaktır. ‎ ‎Zaman geçti. Biraz alıştım, biraz kabullendim, biraz da unuttum. Ama unutmak dediğin şey silmek değil; sadece acının renginin değişmesi. Eskiden karanlıktı, sonra grileşti, sonra tonu açıldı. Ama orada durmaya devam etti. ‎ ‎Sonra bir gün sen geldin. Aynı kapıya. Bu kez içeriyi merak eden sendin. Bu kez cevabı bekleyen sendin. Kapıyı çaldın. Birkaç saniye değil, biraz uzun. Çünkü bir insan beklediği şeyin açılmasını ister. Beklediği şey insan olsa bile. ‎ ‎Ama kapı açılmadı. Açılmadı çünkü artık içeride kimse yok. Ben o evden çıktım. Eşyalarımı toplamadan değil, iz bırakarak değil… tamamen. Belki başka bir sokakta değil, başka bir hayatta devam ettim. Fark etmez. ‎ ‎Ve içten olan kısmı şu: O kapının açılmasını ben de isterdim bir zaman. Ama o zaman geçti. İnsan sadece başkalarını değil, kendi içindeki zamanı da kaçırabiliyor. Sen beni kapının önünde bıraktığında
‎O gün oturup ilk kez kendime şunu sordum: ‎“Ne istiyorsun?” ‎Basit bir soru gibi görünüyordu, ama cevabını bulmak yıllarımı almış meğer. ‎Çünkü hep başkalarının ne istediğini dinlemiş, ‎kendi sesimi kısmıştım. ‎ ‎Sonra küçük adımlarla başladım. ‎Kendimi dinlemeye, kendime sarılmaya, ‎içimdeki yorgun çocuğu susturmaya değil, anlamaya çalıştım. ‎Savaşmayı değil, sevgiyle toparlanmayı öğrendim. ‎ ‎Bir sabah uyandım ve içimde hafif bir ışık hissettim. ‎Öyle büyük bir aydınlık değildi; ‎ama uzun zamandır unuttuğum bir sıcaklıktı. ‎Dedim ki: ‎“Demek içimde hâlâ bir yerlerde ben varım.” ‎ ‎O gün fark ettim: ‎İyileşmek bir hedef değil, bir dönüş yolculuğuymuş. ‎Ve ben o yolculukta ilk kez ileri değil, ‎gerçekten kendime doğru yürümeye başlamıştım. ‎ ‎Şimdi biliyorum… ‎Ne olursa olsun, insan en sonunda kendine döner. ‎Ve o dönüş, bütün yolculukların en güzeli olur. ‎
Reklam